19 Aralık 2016 Pazartesi

ÜNLÜ ŞEF HÜSEYİN ÖZER İLE SÖYLEŞİ

2000 yılının sonlarıydı, Londra'daydım. Diğer turistler gibi dondurucu soğukta yeni açılan "Tate Modern Sanat Müzesi'ni", açılamayan "Milenyum Köprüsü"nü ve görkemli binaları ile "S" harfi gibi kıvrılan "Regent Caddesi"ni geziyordum. Regent'a gitmemin bir sebebi daha vardı. Hüseyin Özer ile tanışacak ve yeni açtığı Özer lokantasını ziyaret edecektik. Özer Resturant, yılbaşı ışıkları altında, cadde boyunca dizilen dünya markalarına, büyük otel zincirlerine komşu, adıyla sanıyla Türk, çok şık bir lokanta idi. Gurur verici bir karşılaşmaydı. Bu başarının sahibi Hüseyin Özer'i, bugün artık aile dostumuz, büyüğümüz Sevgili Hüseyin Bey'i, insan olarak tanımak, başarı hikayesini öğrenmekse, bir mutluluk, esin kaynağı...

Renkli kişiliği, sıra dışı yaşam öyküsü http://huseyinozer.co.uk/tr/biography.aspx, restorancılıktaki olağanüstü başarısı aslında sır değil, Türkiye'de, İngiltere'de çok tanınıyor, biliniyor. Zor geçen çocukluk, okula gidememek, küçük yaşta geçim derdi ile başladığı hayatını, çalışkanlığı, zekası, azmi ile adeta peri masalına çevirmiş bir insan. Hal böyle olunca, Discovery Channel, BBC, TRT'nin programları, büyük gazetelerin röportajları hiç eksik olmamış...

Discovery Channel "The World's Richest People" belgeseli
(çok başarılı bir video, Hüseyin Özer'in müşterilerini kırk yıllık dostlarını karşılar gibi ikramlarla içeri alması, farklı yönleri güzel aktarılmış)

https://www.youtube.com/watch?v=nArPasRBlyA

TRT’nin Zirvedekiler Programı
https://www.youtube.com/watch?v=fVcdFOfHz2c

BBC'nin MasterChef programında genç aşçılarla birlikte
https://www.youtube.com/watch?v=O0KFEhj2OK4

Hürriyet Gazetesi'nden
http://www.hurriyet.com.tr/kursun-gecirmez-donerci-huseyin-ozer-28888752

Evening Standard Gazetesi tarafından "sağlıklı yemek sunan restoran" seçiliyor.
http://www.standard.co.uk/goingout/restaurants/ozer-still-has-the-lot-7431486.html

İngiltere'deki başarısı, Türk mutfağına katkısı, mutfağı yurtdışında temsil etmesi, Michelin Rehberi tarafından tavsiye edilmesi, akademik inceleme konusu da olmuş. (International Journal of Humanities and Social Science Vol. 4, No. 9; July 2014)
http://www.ijhssnet.com/journals/Vol_4_No_9_July_2014/18.pdf )

Londra Müzesi, 1980lerden beri göçmenler ve çok kültürlülük hakkında Londralıların hatıralarından oluşturduğu sesli koleksiyonuna, 2003 yılında Hüseyin Özer'in Londra hakkında duygularını, konuşmasını da eklemiş.
http://www.museumoflondon.org.uk/collections/about-our-collections/what-we-collect/life-stories-and-oral-history-collection

Son olarak geçtiğimiz hafta İzmir ve İstanbul'da yaptığı İzmir İş Kadınları Derneği, Bahçeşehir Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ziyaretleri ile yine medyanın dikkatini çekti.
http://www.hurriyet.com.tr/tuvalette-yatip-kalkiyordu-simdi-ferrarisi-var-40308548

Hüseyin Özer'in hikayesi Amerikalıların “Self-Made-Man” fikrini getiriyor akla. Kendi kendini var eden, yetiştiren insan yani. Bunun sırrı nedir, kimler, ne ölçüde başarabilir, anlamak kolay değil ancak en azından yetenek, üstün çalışma gücü, tutku ve yol gösteren değerler'den başlamak gerekiyor herhalde...

Hüseyin Özer, Sofra London zinciri (8-12 lokanta) ve Özer Restaurant'ın ardından, şu anda Londra'daki 2 restoranını yönetiyor. Ancak, sahip olduğu restoran sayısı ya da hayat hikayesinin ötesinde, daha çok bilmemiz, farkında olmamız gerektiğini düşündüğüm bir misyonu, hiç eksilmeyen bir heyecanı var aslında. Türkiye'nin, Türk mutfağının adını yükseltmek, bunun için de kendisi gibi bu işe gönül vermiş insanlar yetiştirmek.  İş nedeniyle Kasım ayında Londra'ya gittiğim için, Hüseyin Bey ile de görüşme imkanım oldu. Bir Pazar günü, yine kalabalık bir öğrenci grubuna verdiği kahvaltı daveti sonrasında, sohbetimizi gerçekleştirdik.




“Türk yemeğinin okulu dünyada biziz” diyen, “öğretme” tutkusu olan Şef ile Mayfair'deki Sofra lokantasındayız...

S: Hüseyin Bey, çocuk yaşta Türkiye'de başladığınız restoran, yemek sektörüne, 40 yılı aşkın bir süredir Londra'da devam ediyorsunuz. Dünyanın pek çok ülkesinde de restoran açtınız. Bu işe bir ömür verdiniz. Türk mutfağı girişimcisi olarak ilklere imza attınız. Başarılarınız Türkiye'de ve Dünyada takdir edildi, yazıldı, çizildi. Tüm bu tecrübeniz ile son yıllarda gelişen sağlıklı yemek, gastronomi turizmi*, yemek kültür ilişkisine bakarak, Türk yemeğinin, restorancılık sektörünün durumu ile ilgili ne düşünüyorsunuz.

H. Özer: İngiltere, Londra, restorancılıkta, dünyanın marketi, pazarıdır, o nedenle ben her gün görüyorum. Bize, diğer mutfaklara, restoranlara ilgi, gelişmişlik ne durumda diye. Başta mutfağa sahip çıkmak gerekiyor. Bu çok önemli ve çok dertliyim bu konuda çünkü görüyorum. Görünüyor. Nasıl aşçımız, restorancımız, otelcimiz, gurme’miz, gazetecimiz varsa yapılan işler görünüyor. Türk yemeği için değil yapılan tartışmalar, işler. Bir İtalyan yemeği yedim, Fransız şarabı içtim’dir gidiyor. Bilmiyorum hangi millet bu kadar yabancı mutfak üzerinde çalışıp, pazarlama, tanıtım yapıyor devamlı…, hangi Çinli, Fransız, Hindu, Tayland’lı yapıyor.., herkes kendi yemeğini yapıyor, övünüyor, gurur duyuyor, ona çalışıyor. Kendi yemeğini beğenmemek, insanın kendi çocuğunu beğenmemesi gibi bir şey. 

Döner olsun, kebap olsun, bunların dürüstçe, sağlıklı, güzel sunumu önemli. Türk yemeğini, kötü mahallelerde, sabaha kadar açık kalan yerlerde, geç saatlerde yenen döner, etiketinden kurtarmak gerekiyor. Sahipsiz bırakılmış, geliştirilmemiş bir Türk yemeği var.   Demek istediğim, "Fine-dining" (iyi yemek) denilen mekanlarda geleneksel Türk yemeği bulamıyorsunuz. Türkiye'de bile sayılı. Ankara'da Bilkent Otel'de Sofra'yı açtığımız zaman, Dışişleri Bakanı, diplomatlar, askerler, yabancı konuklarını bize getirdi. İyi Türk yemeği piyasa ile işletmeyle buluşmamış. Fakir yemeği olmuş. Zengin yemeği de var tabii Türkiye'de. Osmanlı aileleri ile gelen gelenek, ben onların evinde kaldım, yemek yedim araştırdım. O zenginler burada Sofra'da yemek yediler, bana tarifler verdiler. Lübnanlılar, İranlılar yapıyor, onların namı bizden iyi restoran sektöründe.

Bir de, gelişmiş bir sektör olması için herkese iş düşüyor. Mesela, İngiltere’de yemek yazarları restorana gizli servis gibi gelir, bilemezsin ne zaman geldi gitti, tanınan kişi ise yerine başkasını gönderir. Gurmelerin, yemek yazarlarının restoranlara tantanalı gelişi gidişi, ne kadar faydalı oluyor yemek sektörüne bilmiyorum.

Araba satsan, uçak satsan kültürü sunmuyor. Yemeğin, lokantanın yeri ayrı kültürü tanıtmada. Nasıl evine gittiğin insanı, aileyi tanırsın, yurt dışında Türk lokantasına gidince de, Türkiye Cumhuriyeti'ni tanıyorsun bir bakıma. İnsanı, dekoru, dizaynı görecek gelen... Turizm Bakanlığı'mıza Türk mutfağına destek, tanıtım konusunu proje olarak anlattım, harika dediler ama arkası gelmedi... Bu sadece Türkiye'yi ilgilendirmiyor, bir medeniyet konusu. Her milletten insana ulaşıyorsun yemek üzerinden. Bizim sofra türü yemeği her yerde yapabilirsin. "Marka" olmayı başarmak lazım. Amerika'da yaptım, Tokyo'da, Arjantin'de, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yaptım zamanında. Şimdi Brüksel'de bir Sofra açmayı düşünüyorum. Brüksel’de restoran açmamı esasen TÜSİAD istedi. TÜSİAD’ın orada temsilciliği var, temaslarında da misafirleriyle geleceği Türk restoranı istiyorlar.

S: Türk yemeği uluslararası alanda bilinen, yüksek bir marka değilken, siz Londra’nın en saygın semtlerinde başarılı oldunuz. Daha açık konuşalım "dönerci" kısır döngüsünü nasıl kırdınız? "İyi yemek", "fine dining restaurant"markasını, zincirini nasıl kurabildiniz?

H. Özer: Kısırdöngüyü kırmadım, ucundan tuttum sadece. Kırılması için okul olması lazım. Devletin sahip çıkması gerekiyor bu işe. Okullar vaktiyle yanlış kurulmuş, otellere aşçı çırakları yetiştiriliyor, Avrupa yemeği yapıyorlar. Türk yemeğinin okulu yok. Türk mutfağını teyzeler yapıyor sadece evlerinde. Turist te, teyzenin yemeğine gitmiyor... Lokantada otelde yiyor. Bir kebapçı, balıkçı çıkıyor, o da İngiltere, Avrupa standardına göre tam doğru kebapçı, balıkçı değil. Turist başka bir şey bulamıyor. İngiltere'de Restorancılar Derneği, Türkiye'de Türk yemeği bulamayınca şaşırıyor, çünkü Türk yemeği evlerde yeniyor. Evlerimizde çok güzel yemekler yapılıyor. Ev yemeği yapan aileler yanıma geldikçe, ben onlardan öğrendim güzel Türk yemeğini. Lokanta yemeğini zaten sevmedim. Ecnebi yemeğini de çok sevmem, misal Fransız, İtalyan mutfağı, ikisi de sağlıksız. Biri soslu, kremalı et, diğeri de soslu, kremalı makarna.

S: Sağlıklı yemek, basit mutfak anlayışı önem kazandı son yıllarda, Türk mutfağı için nasıl değerlendiriyorsunuz bu gelişmeyi ?

H. Özer: Sağlıklı yemek konusu çözüldü artık, kabul gören, doğal bir hal aldı ve Türk yemeği bu iş için ideal çünkü bizde protein var, sebze, baklagiller, fındık fıstık var. Türkiye’de ne varsa.., bunlar diyete uygun. Ben de onu yapıyorum. İlk yıllarımdan itibaren bu konu benim için önemliydi, diyetisyenlerle çalıştım, sağlıklı menü olsun, lokanta yemeği olmasın diye. Şimdi bütün dünyada dönen bir film var, Hüseyin Özer Türk yemeğini değiştirdi, geleneksel yemeği modernize etti diye. (Discovery Channel'ın "The World's Richest People" belgeselinin 1 bölümü https://www.youtube.com/watch?v=nArPasRBlyA) O değişim dedikleri, yıllar önce, sağlıklı yemek hassasiyeti, en taze sebze meyvelerle oldu bu.

Yemek yemek, restorancılık sanattır, onu becermek lazım… Doğallık, dürüstlük, daha iyi yaşamak var benim yemeklerimde. Kendime uyguladığım herşeyi, yemeklerime de uyguluyorum. Bilgiden falan gelmiyor yaradılıştan geliyor, tat alma duyusu ile ilgili, kahvede, şarapta, yemekte.. Allah’ın lütfu bu.

Sofra Yemek Kitabı
(Sofra Cookbook)
Ispanak ve Domatesli Nohut... deneyeceğim !

S: Profesyonellikten öte bir yaşam tarzı sanki sizin için lokantacılık.

H. Özer: Gayet tabii… Bu dükkanları ben para para para diye açmadım. İlk kazandığım parayla vakıf kurduğuma göre, (Hüseyin Özer Eğitim ve Kültür Vakfı) belli niyetim, vatanıma, milletime hayırlı olayım.
( http://vefikir.com/tokatta-burs-veren-kurum-ve-kuruluslar )
( http://huseyinozer.co.uk/tr/ozer_foundation.aspx )

Lokantalarımızın bulunduğu bölge itibariyle, müşterilerimizin çoğunluğu yabancı. Türk öğrenciler geliyor, Erasmus değişim programı öğrencileri çok geliyor. Onları cesaretlendiriyorum bir araya gelsinler diye, ikramlarda bulunuyorum, onlardan para almamak ta benim görevim, Türklüğe hizmet etmek istiyorum. Allah lütfetmiş, Londra’nın merkezinde bize lokanta vermiş diye.

S: (Aklımda "Türk mutfağının okulu yok" sözü, öğrenme öğretme soruları dolaşırken, Hüseyin Bey’in gözüne etrafımızda müşterilere hizmet eden genç bir garson takılıyor...Başlıyor anlatmaya)

H. Özer: Bu çocuk bir ay önce başladı ve diğerlerinin ayarında bir çalışan oldu, lokantacılık hiç bildiği bir iş değildi, lokanta açacak şimdi kendine. Durmadan anlatıyorum, şöyle yap, böyle yap diye… Salonu, mutfağı, marketing stratejisini, nerede açılır lokanta, onları öğretiyorum. Hepsini birarada öğreten bir okul burası. Bizden mezun olanların hepsi başarılı… Bu nedenle, Londra’daki Middlesex Üniversitesi, Work Based Learning Institute- İş Temelli Öğrenme Enstitüsü bizimle işbirliği* yapıyor. Üniversite bize bir unvan verdi, ilk defa üniversite olmuş müessesesiniz dedi. Middlesex Üniversitesi ile beraber girişimcilik, iş hayatı dersleri veriyor, Türk mutfağı için geleceğin nitelikli şeflerini yetiştiriyoruz.


Middlesex Üniversitesi’nin eğitim-öğretim konusundaki Hüseyin Özer ile çalışmasını özgeçmişinden bir bölüm ile bağlayalım, sade profesyonel lokantacılık değil bir well-being manifestosu olmuş bana göre :-)

“Lokantacılık bir sanattır
Başarımızın büyük bir bölümünün ardında bugüne kadar verdiğimiz eğitimlerin de büyük payı var. Restoranlarımızda; giyim kuşam, yemek yeme sanatı, müşteri geri getirme sanatı, insan ilişkileri, şarap içimi, şaraptan anlama, sağlıklı yaşam, diyet, kendine iyi bakma, güzel konuşma sanatı, vücut dili, organizasyon yapma, dengeli yemek yeme, hijyen kuralları, marketi görme, strateji yapma, eleman yetiştirme; menü nasıl düzenlenir, ekonomik şartlarda nasıl değişir, kriz nasıl hissedilir, bulunduğu bölgenin müşterisi nasıl tanınır, lokanta nasıl dolu tutulur ve bunları yaparken nasıl mutlu olursun... bunları öğretiyoruz.

Yüzde yüz dürüst olmanın getirilerini, kendini ve dünya insanlarını ayrım yapmadan sevmeyi, mutlu yaşam tarzını, müdürlük, genel müdürlük; komple bir yönetici nasıl olunur bunu öğretiyoruz.”

İstanbul'da, Karaköy'deki restoranı açarken de, avukatlara sadece iki tür sözleşme yapacağımızı söyledim. Biri işçi sözleşmesi diğeri çalışanların orada aynı zamanda eğitimi, öğretimi, stajı için.

Westminister Üniversitesi de, “iki memleketi birleştiren insan” diyerek fahri doktora verdi. Kötü yemek memleketleri ayırırken, iyisi birleştiriyor. Türk Yunan Dostluk Derneği kurduk ortak pazara girme konusunda beraber çalıştık yıllar önce, Papandreu dostumdu. Yunanlılarla ortak yemeklerimiz de çok. Yemek birleştiriyor zaten. Düğünde, cenazede, doğumgününde.





BREXIT MENU

S: 2002 yılında Cem Boyner, Güler Sabancı ve Zeynep-Metin Fadıllıoğlu çifti Piccadilly'de "Chintemani" adında, çok iddialı bir Türk restoranı açmışlardı, hatta açılış hazırlıkları sürerken beraber uğramıştık yerlerine. Gece geç saatte iç dekorasyon çalışmalarında işin başında bulunan Fadıllıoğlu çiftine “hayırlı olsun” demiştiniz.

H.Özer: Elbette, çok şık bir yer açmış, ödül almışlardı iç mimarisinden dolayı.

S: Sofra'nın, Özer'in işlerinizi olumsuz etkiler mi ? diye sormuştum size.

H. Özer: Ne güzel, keşke daha çok açılsa bu kalitede Türk restoranı, Rekabet oldukça siz de yükselirsiniz. Benim açtığım tüm mekanlar rakiplerin tam ortasındaydı. Burada en iyi lezzetleri en iyi fiyata yiyeceksiniz, dedim herzaman.  Türk mutfağının iyi örnekleri çoğalırsa, imaj düzelecek. İnsanlar beraber bir yemeğe gidecek diyelim, hadi bir Chinese, Thai, Japanese yemeye gidelim diyen var istiyorum ki bir Türk yemeğine gidelim diyenler de çoğalsın.  Mesela, yıllar önce, Londra'ya gelen Amerikalılar, gelirler kuyruk olurlardı burada, artık gelmiyorlar, çünkü son dönemde Amerika'da Türk yemeğini iyi temsil etmeyen lokantalar açıldı, işte Amerikalı o zaman gelmiyor.

"Aşk yemeği"nin ve "iş yemeği"nin yeneceği yerler olmayı hedeflemeliyiz... Herkes kendi yemeğini yapıyor yüceltiyor. Japonun da doğru dürüst yemeği yok ama yaptığı işi güzelleştiriyor, güzelleştiriyor...düzgün yapıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/ucuz-kebap-imaji-na-yenildi-patronlar-lokantasi-kapandi-231771


S: Muhteşem bir şey o Japon sunumları.

H.Özer: İyi de, adam emek veriyor. Suşi diyince hatırladım, geçenlerde İstanbul'da bir restorana gittik. Ne yiyeceğiz dedim, buranın suşisi güzel dediler... Manzara var dediler. Baktım Ali Ağaoğlu'nun binalarını görüyor. Aradığım tür lokantayı Türkiye'de bile bulmakta zorlanıyorum.

S: Çocukluğunuzdan beri imkansızlıkların içinde okumak, öğrenmek konusunda ne kadar hevesli, gayretli olduğunuzu anlattıklarınızdan biliyoruz.  Biraz o günlere, özellikle İngilizce öğrenme hikayenize geri dönebilir miyiz.    

H.Özer:  Çocukken Ankara'da okuma isteğimi, merakımı sağa sola söylediğimde, Ulus’ta İsmet Paşa’da dini kitaplar satılıyormuş onları al dediler, cüz verdiler bana. O dini okumalar da beni etkilemiştir hatta tövbe etmeyi, Müslümanların cennete gideceğini okudukça, çocuk aklımla bunu bilmeyenlere de anlatmalıyım diye İngilizce öğrenmeye heveslendim, ilk defa söylüyorum bunu ilk defa kayıtlara geçiyor. Ankara’dan İstanbul’a gittiğimde başladım İngilizce dersler almaya. 1975’te de talebelerle otobüse bindim Londra’ya geldim. O gün bugün Londra benim sevgilim, lokantacılıkta da ölçüm budur, sevgilimi getirebileceğim restoran yapmaya çalıştım hep, Romantik lokantacı diyebilirsiniz bana.

 "Çocukluk bitmeyen bir gökyüzü" derler, Hüseyin Özer'i tanıyanlar bilir, çocukluk yılları hep aklında, dilindedir, tüm olumsuzlukların içinde, en çok ta okula gidememesi iz bırakmış...



S:  Çok güzel, bir ölçü.., bugün öğrenme, kendinizi yenileme adına ne yapıyorsunuz.

H.Özer: Ben durmadan öğrenmek zorundayım. Rekabetin yüksek olduğu yerde zaten buna mecbursun.  Yeni mekanları, gelişmeleri, trendleri takip ediyorum.  Ama üretkenlik, verimlik beni hoşuma gidiyor. Menüyü yeniliyorum, yemekte taze bir şey bulabiliyorum, oynuyorum her saniye.     

S: Teşekkür ederim Hüseyin Bey, Türk mutfağına hem dışarıdan hem içeriden bakan, açıksözlü, samimi sohbetiniz için. Dilerim Türk yemeği yalnız bizim gönlümüzde değil, dünyada da haketttiği yeri alır.

YaşamboyuÖğreniYORUM'dan ülke mutfakları nasıl desteklenir, büyütülür meraklıları için Fransa'dan bir proje örneği, 2. link ise bir Avrupa Birliği çalışması

* http://www.diplomatie.gouv.fr/en/IMG/pdf/160128-dp_good_france__eng_cle45dbb6.pdf

http://s3platform.jrc.ec.europa.eu/documents/20182/154989/JRC99987_Cavicchi_Ciampi+Stancova_Food%26Innovation_FINAL.pdf/f6f3c351-5888-424e-81ee-321a46931fdf


















25 Kasım 2016 Cuma

ALPAY ZAMANI


Attila İlhan'ın eşsiz incelikteki "Üçüncü Şahsın Şiiri" ya da daha bilinen ismiyle "Felaketim Olurdu Ağlardım" eserini gecenin karanlığında, bizzat Alpay'dan dinlemek te varmış kısmetimizde... Arkada melodi, enstrüman olmadan da, "Alpay Yorumu" ile saf şiiri duymak, büsbütün bir keyifti. Gecenin hikayesini ve  gördüğüm Alpay'ı anlatmak istiyorum size... Ama önce Üçüncü Şahsın Şiiri.., ister içinizden okuyun, ister linkten Alpay'ın sesinden dinleyin...


Üçüncü Şahsın Şiiri



gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cigara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

Attila İlhan 



Yaşadığım şehir Ankara'nın, Çayyolu mahallesinde, kalabalık bir Pazar aile yemeği için mekan ararken keşfettiğimiz RedRex Restaurant'da, Alpay'ın her Çarşamba sahneye çıktığını öğrenince, izleyen hafta kendisini dinlemek için, mesai sonrası yorgun argın da olsa, attık kendimizi RedRex'e... 

Kendinizden düşünün, Alpay'ı duyunca neler gelmez ki insanın aklına.., "Eylülde Gel", "Hayalimdeki Resim", "Fabrika Kızı" gibi herkesde bir yeri olan, klasikleşmiş eserler, o şarkıların hatırlattıkları... İlk aşklar, platonik olanlar, lise yıllarında hocalarımızın bütünleme tehditleri ile illaki yaptıkları -Eylül'de Gel esprileri... "Klasikleşmiş" sözü, 70lerin 80lerin bu sevilen şarkılarını bugün de, eskimişlik hissine kapılmadan, zevkle dinlememizin karşılığı… 

"Eylülde Gel" 
(sözler ya da "şiir" Fecri Ebcioğlu)

Tatil geldiği zaman 
Ağlarım ben inan 
Gidiyorsun işte 
Arkana bakmadan 
Nasıl geçer bu yaz 
Ne olur bana yaz 
Sen sen sen 
Sen bir ömre bedel 
Yok yok yok 
Gitme gitme gel 
Eylülde gel 
Okul yolu sensiz 
Ölüm kadar sessiz 
Geçtim o yoldan dün 
İçim doldu hüzün 
Yapraklar solarken 
Adını anarken 
Bekletme ne olur 
Gelmek zamanı gel 
Yok yok yok 
Gitme gitme gel 
Eylülde gel Eylülde okul yoluna
Konuşmadan yürüyelim gireyim koluna
Görenler dönmüş hem de mutlu diyecekler
Ağaçlar sevinçten başımıza konfeti gibi
Yaprak dökecekler

Orijinal kayıttan 

"Eylülde Gel" ( Bestecisi Marc Aryan'dan Fransızca sözleri ile Qu'un Peau D'amour da dinlenmeli)


Tüm bu sevgi ve hayranlığın yanında, Alpay'ın yıllara meydan okuyarak, olgunluk çağında sanatıyla hayatın içinde olması da ilgimi çekti.  Dinlemeye gitmişken görüşme fırsatı olur mu ki, diye evde eşim Hüseyin ile konuşurken, bizim programın söyleşi ve dinletinin bir arada "Alpay'a Sorun Yanıtlasın" tarzında yapılacağını anlatan aşağıdaki gazete haberini gönderince, gece benim için daha da özel bir hale geldi.

  Her zaman rastlanacak birşey değil, efsane şarkıları sesinden dinlemenin yanısıra kendini anlatmak isteyen, sorun söyleyim diyen, açık bir insan var karşınızda.  İşletme müdürü Erkan Bey aracılığıyla kendisinden geceyi YaşamboyuÖğreniyorumblog'umda anlatabileceğim konusunda izin de aldım tabii.  Burada konuşulan blog'da da yazılabilir diye haber yollamış, sağolsun. 

Madritli Maria ile...
Boşuna böyle değişik bir program düşünmemiş, çok sohbetkar ve açıksözlü.   Kendine özgü havasıyla, hiçbir soruyu cevapsız bırakmadı, samimiyetle anlattı.  Sporcu geçmişi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olması, (okulumuz ortakmış), müzik kariyeri, şarkıları, rahmetli Fecri Ebcioğlu ile anılarından, yine rahmetli Neşet Ertaş'ın Neredesin Sen'ine (aşağıdaki linkte) uzanıldı, Ajda Pekkanlar, Tarkanlar, Gripin grubunun solistine kadar pek çok kişinin kulakları çınladı o gece. 

Elbette, -Bu enerjinizi, dinçliğinizi neye borçlusunuz sorusu geldi hemen. Ne de olsa karşımızda gürül gürül şarkı söyleyen, Madritli Maria'da flamenko figürleriyle dansçısına eşlik etmekten de geri durmayan, klasik yaş baş konularını kenara koymuş bir insan var. Sanatçı kişi tabii, gençlik, sağlık sorusuna, -doğru besleniyorum, spor yapıyorum falan demedi. Önce bilmiyorum genetik diye geçiştirdi biraz. Ben -Nedir size yaşama sevinci veren, hayatınızın tılsımı gibi kendimce biraz daha şiirsel sordum... konuştukça ilginç şeyler söyledi aslında.  Birebir aktarıyorum...

-İstemediğim hiçbirşeyi yapmadım, sevmediğim insanla sofraya oturmadım, Allah bana bu şansı verdi... Arkaya bakmayı sevmem, önüme bakmayı severim... 75 yaşında delikanlı da var, 21 yaşında göçen de..., yaşam soluk alıp vermek değil, yarınlara umutla bakmak, yeni şeyler yapmak üretmek gerekiyor... 

İnsanın kendi olmayı başarması, geçmişe takılıp kalmaması, heyecanla üretken olması, hepsi başlı başına esin veren görüşler... Gece boyunca dinlerken bir şey daha dikkatimi çekti. Sadece Alpay için geçerli değil bu gözlemim, ama onda da hissediliyordu.  Güzel yaşlanan, kendisiyle barışık insanların sohbetinde, daha genç insanlarda bulunması çok güç bir özellik var. Görmüş geçirmiş olmanın, hayatın muhasebesini yapmanın rahatlığıyla, tam olarak kendileri gibi davranabilme lüksü... hırs, sorumluluk, imaj, mış gibi olma kaygılarından sıyrılınca, bu insanların sohbetleri, bir sahicilik, dem kazanıyor... 

Sevgili Alpay, 2 Kasım'daki sohbetinde, "Olmasa Mektubun" şarkısını bir CD sine koymayı çok arzu ettiğini söylemişti, en kısa zamanda bu dileğini gerçekleştirmesini ve şimdi olduğu gibi daha uzun yıllar sesiyle, yüreğiyle dimdik sahnelerde olmasını diliyorum. 

-Ailemizin Alpay Hatırası-

2 Kasım 2016 Çarşamba

DEMET AKBAĞ, ROBERT DE NIRO'YA KARŞI



DEMET AKBAĞ, ROBERT DE NIRO'YA KARŞI

İki dev oyuncuyu hayalimde yan yana getiren 2015 yapımı filmleri.

Demet Akbağ'ın "Nadide Hayat"'ı ile Robert De Niro'nun "Stajyer" filminden bahsediyorum.

İkisi de olgunluk, emeklilik çağına gelmiş ama ruhu emekli olmayanların toplumda, okulda, iş hayatında yer edinme gayretini anlatıyor.


                                                                                 
                                                                                 -Amerika'da da aynı Demet :-)


Demet Akbağ, evlenirken üniversite eğitimini yarıda bırakan, 55 yaşında, torun sahibi, muzip ev hanımı Nadide'yi canlandırırken, Robert De Niro, başarılı iş yaşamını emeklilik ile noktalayan 70 yaşında, hal tavır, giyim kuşamı ile buradayım diyen karizmatik beyefendi rolünde...

Esas oğlan ve esas kızımızın ortak noktaları emeklilik dönemlerinde dikiş nakış, resim, yoga gibi faaliyetler ile yetinmek istememeleri.  Yetinmek derken yanlış anlaşılmasın, insan sevdikten sonra bu işlerden biriyle bile hayatını doldurup, anlamlandırabilir.  Ama herkese hitap etmeyebiliyor bazen. İşte bu insanlardan olan kahramanlarımızdan biri üniversite sıralarına dönmeyi, diğeri de gençlerin kurduğu bir moda şirketinde "stajyer" olarak çalışmayı göze alıyor.

Konu bu minvalde gelişirken, arka planda bizde ve Amerika'da insanların

"emeklilik dönemi" 

ve 

"yaş" "yaşlılık duygusu" (kimileri kibarca yaş almak diyor)

ile ilgili algı ve düşünceleri işleniyor... Amerikan toplumunda yaşlıların hakettiği saygıyı görmediği görüşü var.  Bizim toplumumuzda, gelenek görenek nedeniyle saygı değil ama insanların erken emeklilik ya da işyerlerinde yeterince değerlendirilememesi nedeniyle, erken yaşta kabuğuna çekilmesi, yaşam memnuniyetinin, kalitesinin düzeyi tartışılabilir. 

Bir de, farklı yaştan insanların birbirini konumladığı yer önemli.  Gençlerde, orta yaşı geride bırakmış insanların becerilerini, görüşlerini hafife alma eğilimi var gibi.  Nadide ve Ben Whittaker, bu tür ön yargıları umursamayıp, gençlerin arasına karışıyor. Filmler, bu yönüyle de hoşuma gitti açıkçası. 

Tecrübenin Modası Hiç Geçmez
                                       


Yönetmen Çağan Irmak ve Hollywood gözünden, farklı kuşakların "birbirinden öğrenme" deneyimi ve insanların bu sırada kendilerinin farklı yönlerini keşfetmesi tatlı tatlı anlatılıyor.  


Genç yaşlı insanların bir araya gelmesi, birbirini dinlemesi, birbirinden öğrenmesi yaşamboyu öğrenme için önemli.

-Bu örnekler, olgunluk, emeklilik çağına gelmiş insanlarımız için ne kadar gerçekçi ?

diyebilirsiniz.,

-İnsan istedikten sonra kendine en uygun olan meşgale, amaç, hobiyi bulabilir.  O isteği pekiştirecek ortamların, kişilerin arasında olması işi kolaylaştırabilir.

demek isterim.

Emeklilik sürecini, bu geçiş dönemini kimimiz  kısa sürede atlatıp, yeni bir hayat düzeni kurarken, kimileri daha ağır geçirebiliyor.  Psikologların, hayatın bu dönemine dair emeklilik sendromu, depresyonu gibi konulara kafa yorduğunu biliyoruz.  Hatta okurken insan nelere rastlıyor, "emekli koca sendromu" (EKS) varmış.  Kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım... (EKS, Japonya'da adı konmuş, 2005 yılının haberi... Japonya'da yoğun çalışan "işleriyle evli" erkekler, Japonya’daki emeklilik yaşı olan 60’larına gelip günlerini evde geçirmeye başladıklarında, kadınlar artık neredeyse yabancılaşmış oldukları bir erkekle dip dibe yaşamak zorunda olduklarını fark ediyorlar. Bunun üzerine Japon kadınlarında depresyon ve fiziksel rahatsızlıklar baş göstermeye başlıyor. Aileyi de etkiliyor yani)      



Yaşadığımız sürece hayatın değişimi, dönüşümü ile başetmek boynumuzun borcu.  Çocukluktan yetişkinliğe geçişte ergenlikte yaşanan sancıları düşünün. Yaşlılık, emeklilik gibi yaşam tarzı değişiklikleri de, o misal.  Durum böyle olunca, yaşımızla barışık olup, "bu yaştan sonra mı" demeden, kendimize emek vermeye devam edemez miyiz...  

Yaşlılık, emeklilik sendromlarını değil, "Bakış açını değiştir, hayatın değişsin" yaklaşımı ile  "İkinci Bahar"'ı nasıl yaşarız'ı düşünelim.

Herkesin İkinci Bahar'ı kendi beğeni, yetenek ve ihtiyaçlarına göre oluyor elbette. Yine de, her yaş grubundan insanla "merak" duygusunu kaybetmeden "yeni şeyler öğrenme" "sosyal ilişkiler geliştirme" fikrini yabana atmamalı...

Hayatın yeni koşullarına uyum sağlayabilmek için esnek olabilmek ve şimdiye kadar tanıdığımız, bildiğimiz ben'lerimizden öte yönlerimizi keşfetmek dileğiyle...  


“Günümüzde liderliğin asıl tezahürü, isterseniz buna radikal bir tezahür de diyebilirsiniz, insanların deneyimlerimizi kullanarak birlikte öğrenebilecekleri mekânlar ve süreçler yaratmaktır” 

Margaret Wheatley


16 Ekim 2016 Pazar

JAPONCA ÖĞRENMEK HAYATINIZI NE KADAR DEĞİŞTİREBİLİR...?



JAPONCA ÖĞRENMEK HAYATINIZI NE KADAR DEĞİŞTİREBİLİR...? Japon arkadaşlarınız olur, sohbet eder, yazışırsınız, Kapadokya'da turist rehberliği yaparsınız, Japonca üzerine Hitachi firmasının sponsorluğunda düzenlenen yarışmada 1.lik ödülü kazanabilir, Japonya'ya yerleşmeyi düşünebilir ve herşeyden önemlisi Japonca öğreneceğim derken, geçirdiğiniz ölümcül kazanın travmasını unutabilirsiniz... yazdıklarımın hepsi Tolga Çimen'in başından geçti...

Yaşam Koçluğu eğitimi sırasında “değişime koçluk” dersinde haberdar oldum hikayesinden... Duyar duymaz da, tanımak, yaşadıklarını kendisinden dinlemek istedim. İnsanın 9. kattan düşmesi, sonra zamanla olayın etkisinden kurtulmak için yeni bir dil öğrenme gayreti ile hayata sarılması herkesi etkiliyor. Öğrenmenin insanın hayatını zenginleştireceğine, dönüştürebileceğine inananlar için ise, 
JAPONCA ÖĞRENMEK HAYATINIZI YALNIZ DEĞİŞTİRMEZ, KURTARIR DİYECEĞİ BİR HİKAYE ONUNKİ...

Bir kısa not. Japonya, 80'lerde, çocukluk yıllarımda izlediğim "Shogun" dizisinden beri benim için gizemli, görsel olarak çok zengin bir dünya.  Mangalar, anime filmler gibi popüler kültür ürünleri, sanat eseri görünümünde yemekleri, baştan aşağı stil geleneksel saç, kıyafetleri, çay seremonisi, ikebanası ile heyecan veren bir ülke.  Teknolojide öncü aynı zamanda geleneğin izinde "sade dinginlik" (wabi), "zarafet ve sakinlik" (sabi) değerlerinin de peşinde.  Söyleşinin amacı yabancı dil öğrenme hikayesi olsa da, bu dilin tesadüf bu ya, Japonca olmasına da ayrıca mutlu oldum. 
   

S: Sizi tanıyabilir miyiz…

T: Adım Tolga Çimen, 40 yaşındayım bir kamu kurumunda çalışıyorum, evliyim ve 7 yaşında bir kızım var. Bundan 20 yıl önce başımdan akıllara zarar bir kaza geçti ve milyonlarca mucizenin biraraya gelmesi ile hayatta kaldım. Tedavi gördüğüm hastanede herkes beni “Mucize Çocuk” olarak tanımış… Hayatta en önemli şeyin “sağlık” kalanların ise teferruat olduğunu yaşayarak öğrendim…



Olmazsa olmaz Sakura Çiçekleri ile...




Türk Japon Vakfı'na gittik 

S: Kazanın etkilerini nasıl atlattınız ?

T: Kazanın ardından 3.5 ay kadar şuur kaybı yaşadım. Şuurum yerine geldikten sonra gerçek hayata uyum sorunu yaşadığım için psikolojik destek aldım. Düşünün gözünüzü açıyorsunuz, 9. kattan düştüğünüzü, aylardır bilinçsiz yattığınızı öğreniyorsunuz. Başınızdan büyük bir olay geçmiş ve ‘’düştüm ama bundan sonra hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum’’ diyemiyorsunuz. Bu süreç çok zor, devamlı kaza anına dönüyorsunuz, bu yüzdendir ki, doktorum dikkatimi dağıtmam için yabancı dil öğrenmemi, bir dil kursuna başlamamı önerdi.

S: Doktorunuz neden yabancı bir dil öğrenmenizi istedi?

T: Doktor yabancı dil öğrenerek, zihnimi hiç kullanmadığım şekilde çalıştırmamı istedi aslında. Kazayı düşünerek hayatına devam etmemelisin, sonuçta olmuş birşey kaza, unutmak zorundasın dedi. Ben de onun tavsiyesine uydum ve tercih değil, tesadüf eseri “Japonca” öğrenmeye başladım. Akademik bir temelim olmadığı için, başta çok zor geldi dil öğrenmek. Japoncadaki en kolay alfabeden, küçük alfabeden başladım. Zamanla kimsenin anlamadığı bir alfabeden birşeyler okuyabilmek hoşuma gitmeye başladı. Sonra TÖMER'de Türkçe öğrenen Japon arkadaşlarla tanıştım. Gittim ben Japonca öğreniyorum bana yardımcı olun dedim. Onlara sorarak Japoncaya daha çok ısındım. Türk ponca diye birşey yaptık.

S: Türk ponca mı?
T: Türk ponca yani ben onlara Japonca konuştum onlar bana Türkçe konuşuyordu. Bir şekilde anlaşıyorduk, birbirimizin yanlışlarını düzeltiyorduk.

S: Girişkenlik, sosyal mizaç dil öğrenmede de fark yaratıyor olmalı.

Doğru, onların da hoşuna gitti bu. Çok yardımları oldu bana. Daha sonra ilerledikçe, Japoncanın ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz. Gecemi gündüzümü verip, Japonca'da bir şeyler yapmaya çalıştım. Bu arada ben nasıl düştüm, nasıl kaza geçirdim, gözüm niye böyle oldu sorularını, insanlara soru sormayı da unuttum. Kendinizi bambaşka bir yere vermiş oluyorsunuz. Doktorumun düşüncesi doğrulanmış oldu. Sorgulamayı bırakıp, yeni bir şeye kendimi adadım.



Uhei Bebekleri ve Yelpaze

Ertuğrul 1890

Japon-Türk ortak yapımı film (2015)

S: Japonca hakkında sizden neler öğrenebiliriz...

T: Japon alfabesi ideogram yani resim yazı, kelimeler resimlerle ifade ediliyor. Karmaşık gibi ilk bakışta ama öğrenince kolay. Dil uzmanı olmamakla birlikte, Japonca hakkında paylaşmak isteyebileceğim bilgiler... Japonya'nın 3 alfabesi var. “Hiragana”, “Katagana” ve “Kanji”. Hiragana ilk öğrenmeye başlayanlar için kolay bir alfabe. Genelde çizgi filmlerde olur, çocuklar için. Japoncaya başlayanlar onunla başlamak zorunda. Katagana Japonca’ya dışarıdan gelen kelimeler için özel üretilmiş bir alfabe. Kanji de en zor alfabe.  Kanji bilmezsen, Japonya’da gazete okuyamazsın, liseyi bitirmeyen gazete okuyamaz, televizyon seyredersin ama anlamazsın.

Japonca Türkçe'ye çok uzak değil. Köklerin sonuna gelen eklerle kelimeler değişiyor. Cümle dizilimi, bağlaç, fiiller aynı. Telaffuzda bir farklılık yok, gırtlaktan olan Çincedir.  Kapadokya'da gözleme satan teyze İngilizce, İspanyolcadan daha kolay öğrenebilir Japoncayı. Japonya da bir deyiş var “Bizim yazıyı söken kişi zor şeyleri iyi yapar” derler bununla bizim “Zahmetsiz rahmet olmaz” sözünü birleştirmek gerekiyor.

S: Yabancı dil öğrenmeye benim de hep merakım oldu. Kendimi farklı seslerle ifade etmenin eğlenceli olduğunu düşünürüm. Hala Fransızca öğrenmek için çaba gösteriyorum. Sadece konuşabilmek te değil, bir kültürü tanıyorsunuz dil üzerinden. 'İkinci bir dil bilmek, ikinci bir ruha sahip olmak gibidir' sözü aklıma gelir hemen. Japon dilini öğrenmek sizi nasıl bir yolculuğa çıkardı? Hem dil öğrenme anlamında hem de özgün, geleneğe önem veren, bir o kadar da modern bir toplumu tanıma anlamında soruyorum.

T:
Yirmi yıldır yalnız Japonca değil Japonya’yı da öğreniyorum diyebilirim aslında. Japon kültürünü öğrenmek, Japoncayı öğrenmekten daha zordur. Yine de doğuda kendinizi bir şekilde yakın hissedebileceğiniz toplumlardan biridir.

Öğrenirken çok özel şeyleri de fark ediyorsunuz.  Japonya'da bazı insanların işi sadece yazı yazmaktır, kanjileri doğru bir şekilde yazmak. Onlar için çok kutsal bir şey bu yazı. Misal, çiziliş sırasına uymazsanız o kelimeyi anlamazlar. Çiziliş sırasına göre yazmanız lazım.

S: Belli oluyor mu çiziliş sırasına göre yazmadığınız.

T: İlginçtir hemen belli oluyor. Farklılıklar da güzel mesela, “dinlenmek” kelimesi, “ağaç” kanjisi ve yanına “oturan adam” kanjisi, buna dinlenmek diyorlar. “Sevgi” mesela, “kalp” ve “nehir” kanjisi birleşiyor sevgi kelimesinin karşılığı oluyor.


                                                                Dinlenme Kanjisi

S: Çok güzel bir şey bu, hem görsellik var, hem de sembol yüklü, doğa sevgisi çıkıyor sanki hep karşımıza.

T: Öğrendikçe daha çok öğrenmek istiyorsunuz.... Japonya'nın Ankara Büyükelçiliği'nin her yıl Ankara’da düzenlediği bir konuşma yarışması var. Konunun uzmanı 5 kişilik bir jüri sizi değerlendiriyor. ‘’Neden olmasın’’ dedim ve bu yarışmaya katıldım. Başımdan geçen, içinde Japonya'daki dostlarımın da bulunduğu, yaşanmış bir olayı anlattım, birinci oldum ve ödül olarak 2 haftalık rüya gibi bir seyahat kazandım.  Siz yeter ki Japonya ve Japonca konusunda samimi ve gayretli olduğunuzu onlara hissettirin, onlar sizi her yönüyle takdir edip, yardım ediyorlar.

                                                       
                                                      Altın Köşk Tapınağı - Kinkakuji


S: Sizce Japonca bilmenin iş hayatında ne avantajı olur ?

T: Japonya'da büyük şirketlerin dışında İngilizce konuşan az. İş dünyasında birçok firmada bu insanlara İngilizce değil Japonca ile yaklaştığınızda bir şekilde sizi tutuyorlar. Sony’de, Toyota’da İngilizce ile her şeyi halledebilirsiniz tabii. Amerika'da, dünyanın birçok ülkesinde de, Japonca'ya ilgi yüksek çünkü Japonya çok büyük şirketleri olan bir ülke. Ülkemizde gençlerin Japoncaya dört elle sarılması lazım. Akademik olarak pırıl pırıl gençlerimiz var bu işi iyi yapan ama ülke olarak Japonya’da çok varlık gösterebildiğimizi söyleyemem.

S: Japonya'da Japoncanızla iş yapabilecek duruma gelmek için ortalama olarak Japoncaya ne kadar emek vermek gerekir.

T: Birkaç yıl sağlam şekilde çalışmak gerekir.

S: Kızınıza Japonca öğretiyor musunuz?

T:
Öğretiyorum son bir yıldır. Çizgi filmleri youtube'dan indiriyoruz. Hoşuna gidiyor. Hayalleri var, Japonya'da yaşamak, üniversite okumak gibi.

S: Japonların kültürel değerlere önem veren bir millet olduğunu biliyoruz, Türkiye'ye, bizim kültürümüze ilgi nasıl, ülkemizin iyi temsil edildiğini düşünüyor musunuz ?

T: Japonlar ada ülkesi olduğu için yabancı kültürlere ilgi yüksek ve ülkemizi de çok seviyorlar. Çok sayıda gencimizin Japonca öğrenip ülkemizi Japonlara en iyi şekilde tanıtması bir temenni değil zorunluluktur. Medeniyetler tarihinde ‘ilk’ler bizim vatanımızdadır ve kültür konusunda duyarlı Japon halkına anlatmamız bir mecburiyettir. Ben sosyal medya aracılığı ile onbinlerce Japona ülkemizi ve tarihi güzelliklerimizi bıkmadan anlatıyorum ve anlatmaya da devam edeceğim. Bugün birkaç yüzyıllık tarihi olan Eyfel kulesini görmeye 3 milyon Japon geliyor ama 12000 yıllık Göbeklitepe’yi görmeye gelen Japon sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Piramitleri inanılmaz olarak gören tüm Dünyaya ve Japonya’ya, piramitlerden 7000 yıl önce sadece bir çakmaktaşı ile yapılan Göbeklitepe’yi anlatmamız gerekiyor ki, Urfa’da açılan Göbeklitepe Müzesi, bu tarihi bölgenin en güzel müzesidir. Truva, Kapadokya, Pamukkale ve sayısız antik kent, profesyonel destinasyonlarla Japon turistlere çok daha cazip hale getirilebilir.

S: Bu becerinizle ilgili gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz var mı ?


T: Japonlar farklı mutfak kültürlerini seviyor. Japonya’da iş çıkışı birşeyler yeme içme alışkanlığı çok fazla olduğu için son 15 yılda binlerce fastfood, Fransız ve İtalyan restoranı açıldı. En büyük hayalim Japonya’da simit ve kumpir yapılan bir mekan açmak. Japonya coğrafyasında pizzayı her yerde yiyebilirsiniz ama fırından yeni çıkmış sıcak bir simidi, kumpiri yiyebileceğiniz bir yer bulamıyorsunuz. İş çıkışı bir simit ve kumpir yemenin onlara cazip geleceğini düşünüyorum.… Hamburger ve pizza bu kadar tutulduysa, bizim simidimiz, lahmacunumuz ve kumpirimiz de aynı şekilde tutulacaktır.

S: Son olarak, Japonca bir cümleyle yapabilir miyiz kapanışı

T: Tabii, Yaşamboyu öğreniyorum olsun o zaman.

一生涯に習っています。

S: Arigato Tolgasan, yolunuz açık olsun...






10 Ekim 2016 Pazartesi

BİR TILSIMI OLMALI HAYATIN


Yaşam koçluğu sanal dergisi CoachTeamMagazine için yazılmıştır.
http://coachteam.com.tr/2016/10/02/bir-tilsimi-olmali-hayatin/

Böyle şövalye edalı başlık atmak herkesin harcı değil… Çetin Altan’ın “Bir Tılsımı Vardır Hayatın” yazısını ilk okuduğum 18 yaşımda, sözün gücü karşısında şaşırmış, özenle kesip saklamıştım yazıyı. Ruhu şad olsun, şiir tadında, destansı üslubu ile insanın hayat ile sınavını anlatıyordu yazısında. Ancak pek de kavrayamamıştım o zamanlar, insandaki iç sıkıntısının, içe sinmemenin nedenini. Bugün, o sararmış gazete küpürü, başka şeyler de anlatıyor sanki. Hayatın onca sıradanlığı, acısı, geçim derdi içinde, insanı canlı tutan, yaşama sevinci, coşku veren “tılsım” dedikleri sırra vakıf olma meselesi… Aslında o sırrın peşinde olmak bile bir hayat belirtisi…



Koçluk Platformunda Bir Tılsımı Vardır Hayatın yazısı üzerinden Çetin Altan’ı yad etmemizin sebebi, koçluk hizmeti almak isteyen kişinin de, aslında hayatının tılsımı, yaşama sevinci, motivasyonunun peşinde olduğunu bana düşündürtmesi… Öyle zamanlar vardır ki, sebebini bilerek ya da bilmeyerek, içimize sinmeyen bir şeyler, bir memnuniyetsizlik, iç sıkıntısı vardır hayatımızda… Bazen de halimizi, nereden nereye gitmek istediğimizi iyi biliriz de, nasıl başlayacağımızın gücünü kendimizde bulamayız…


Koçluk hizmeti elbette sihirli bir değnek, terapi türü iyileştirici etkisi olan ya da yönlendirici tavsiye vermek, telkinde bulunmak değil. Koçluk, kişinin içindekileri bulmasına yardımcı olma gayreti denilebilir. Koç ile danışan arasındaki iletişimde en büyük faydanın, danışanın “kendini ifade etmesi”, “anlatması”, “görmesi” üzerinden geldiğini düşünüyorum. Bu ifade etme, danışana “anlatıyorum öyleyse varım” hissi vermeli. Bunun için de, koçun üstün dinleme ve dinledikçe danışanı hem kendi perspektifinden hem de farklı bakış açılarından doğru sorularla düşündürtme becerilerini göstermesi gerekiyor. Kendini ifade etmenin nasıl temel bir ihtiyaç olduğunu, kişi üzerindeki rahatlatıcı etkisini biraz koçluk pratiği olanlar bilir. Bilir diye net yazıyorum çünkü danışanlar açık yüreklilikle paylaşıyorlar bu duygularını zaman içinde.


Anadolu’da güzel bir söz vardır “İnsan insanın zehrini alır”

 Başka bir cana içini dökme, anlatma ile duygusal olarak, kendini olduğu gibi kabul etme, kendine karşı şefkatli olmayı başarmak az bir iş değil…


Durmaksızın değişen yaşamda, hepimizin her şeye rağmen ayakta kalma, mutlu olma sorumluluğu ile gelişmesi, değişmesi gerekiyor. Sadece kendi mutluluğumuz için de değil üstelik çevremizdekilerin mutluluğu için de. “…sönen tılsımlar başka tılsımları da söndürmeye dönüktür. Yanan tılsımlar başka tılsımları da parlatmaya”… diyor yazar.

İnancım o ki, ihtiyacımız olan tılsımı, yaşama sevincimizi besleyen şey, sanat, doğa, okumak, yazmak, paylaşmak, şevkle, özenle yapılan iş meslek, tutkuyla yapılan hobi, öğrenmeye açık olmak…


Son söz de hareketin babasından gelsin,

Hayat bisiklet sürmeye benzer. Dengeni korumak için, hareket etmeye devam etmelisin.

Life is like riding a bicycle. To keep your balance, you must keep moving.

Albert Einstein

25 Ağustos 2016 Perşembe

ÇOCUK ve BASKETBOL



X” Anne Baba ise, Evlat “Z” ne olur?

1980'lerden önce doğdum, 2000'lerden sonra kızım doğdu. Yani X kuşağı anne, Z kuşağı evlat denklemi.

Bir X, Y, Z kuşağıdır gidiyor, medyada, sohbetlerde. Sorumluluklarının fazlasıyla bilincinde, işine, ailesine özverili X'ler, önce kendim diyen 1980 sonrası doğan Y'leri ve henüz ne olacakları tam anlaşılamayan 2000'ler sonrası, teknolojinin içine doğan Z'leri kıyasıya eleştiriyor. Biraz basitleştirsem de, farklı deneyimlerle hepimiz yaşıyoruz. Aileden gidelim... Kendim de dahil, çevremdeki ailelerden biliyorum. X kuşağı anne babalar, gerçekten de fedakarca yaşadığı zamanların anne babalık kuralına, kültürüne uymak için çırpınıyor. X'lerin çocukla “kaliteli zaman” geçiriyor muyum kaygısıyla başlayıp, aman eksik kaldığı bir kurs kalmasın diye devam eden koşturmacaları...

Ağır ezbere dayalı dersler altında ezilen çocuklarımızın, yetmedi dershane ardından kurs tamamlama telaşı daha yazarken yoruyor insanı... Zorlu hayat koşulları, rekabet, ekmek aslanın ağzında kaygıları herkesin malumu. Ancak çocukların da yetişkinler kadar kendilerini dinleyip, tanıyacak ve hatta canlarının sıkılacağı gerçek serbest zamanlara ihtiyacı yok mu... O serbest zamanlar ile belki de bir mesleğe kendini yakın hissedecek, o mesleği anlamlı bulacak.

YaşamboyuÖğreniYORUM, çünkü bahçemizi ekmek gerek” deyip, kaliteli zaman, kurs yoluyla öğrenmeyi hafife almak ta olmaz. Kurs yoluyla öğrenme, ileride daha da önem kazanacak yaşamboyuöğrenme becerisine faydalı da olabilir bir yandan... Bu konularda kendinden daha emin olanlarınız varsa, buyurun düşüncelerinizi yazın lütfen...

Farklı yönleriyle tartışılabilir ancak yine de, X'in çabasının, idealizminin Z'ye yaradığını düşünüyorum. Aslında yalnız düşünmüyor bizzat görüyorum. 13 yaşımdaki kızım Bahar ile arası bir ay olan, yani kızımla ikiz gibi büyüyen Ağabeyim Tamer Sayın ve eşi Bige'nin oğulları Sevgili yeğenim Can'ın basketbol hikayesini paylaşmanın, bu kafa karışıklığına iyi geleceğini düşündüm.

Çocuklarımızı söz sahibi yapmak onlara kulak vermek, gerçekten dinlemek belki de tam ihtiyacımız olan şeydir. Bazı Fransız dergilerinde gözüme çarpıyor, Çocuk dergileri değil yetişkinler için olan felsefe, psikoloji dergilerinde çocuk soruları, mektupları köşesi var.

Savaşta kazandığımızda ne kazanırız”,
Neden büyükler hep zamanım yok der”
Neden kendimden emin olamıyorum

gibi sorularla 7, 9, 12 yaşlarında çocukları çocuk halleriyle ciddiye alarak, büyüklerin düşünce dünyasına dahil ediyorsunuz, harika bir fikir.

Geçen sene kaybettiğimiz, *Gözüyle Kartal Avlayan büyük yazarımız Yaşar Kemal'in 40 yıl önce yaptığı çocuk söyleşileri kitabında dediği gibi “Çocuklar İnsandır”.

*Zülfü Livaneli'nin Yaşar Kemal için bu sene yazdığı kitabının isminden

Can'ın bir kurs ile başlayan basketbol öğrenmesinde beni etkileyen çocuğun yeteneğinin, çalışma disiplinin, dayanışma, adalet duygusunun filizlenip çiçeklenmesi... Yalnız Can değil, annesinin babasının, yaz kış, sınav, tatil demeden, takımın, koçun programına harfiyen uyması... Spor gibi adanmışlık ölçüsünde emek isteyen uğraşlarda başarı kollektif bir işmiş.

Son zamanlarda koçluk, kişisel gelişim üzerine çalıştığım için o bakış açısıyla da 2-3 sene içinde basketbol ile beraber Can’da izlediğim değişim, kişisel gelişimin ta kendisi, ete kemiğe bürünmüş hali adeta... Emek vererek, ter dökerek, severek öğrenme, edindiği beceriyle beraber özgüven, alçak gönüllülük ve olgunlaşma hali.

Kuşaklardan başlamıştık, öyle bitirelim, X anne baba ise, evlat Z'nin iyi sporcu olma, mutlu olma şansı daha yüksek oluyormuş.

S. Can, basketbolla tanışmanın hikayesini anlatır mısın?

Basketbola 7 yaşında annem ve babam sayesinde Tofaş'ta başladım. 5. sınıftan beri de TED Ankara Koleji'nde oynuyorum. İlk başlarda basketbol öğrenmek çok ta zor gelmemişti ama başta basketbolu şu an sevdiğim kadar sevmiyordum. 6 ay gidiyordum, 3 ay gitmiyordum mesela. Şimdiyse Temmuz ayı dışında bütün yıl, haftada 5 gün, yedi buçuk saat antrenman yapıyorum.



S. Bayağı yüklü bir antrenman programı. Turnuva maçları, antrenmanlar, dersler, sınavlarla çakışınca nasıl oluyor ?

Okul takımı maçlarında maça gitmek zorunda olduğumuz için dersleri, sınavları kaçırıyoruz mecburen. İzleyen hafta çarşamba günü sınavların telafisine giriyoruz.

S. Derslerin ve antrenmanların arasında koşturuyorsun yani çok da başarılı bir öğrenci olduğunu biliyorum diğer taraftan da. Sence sporun okul başarısına etkisi var mı?

Bence sporun okul başarısında etkisi kişiye bağlı. Ama eğer sporcu olmak istiyorsan bunu göze almak zorundasın. Kendim için olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum ama olumsuz olanlar notlarım düştü diye sporu bırakacaksa bu işe hiç başlamasın daha iyi.

S. Sence basketbol denilince herkesin bilmesi gerekir diyebileceğin 3 önemli kavram nedir, bunlar hakkında bize bilgi verir misin?

Bence basketbol denilince herkesin bilmesi gereken 3 kavram faul, periyod ve steps yani hatalı yürümedir. Basketbolu güreş gibi oynayamazsın. Eğer güreş gibi oynarsan yani kurallara uymazsan hakem sana, faul verir. Bu da karşı takımın lehine olur. Basketbol maçı 4 periyoddan oluşur. Bir periyod 10 dakikadır. Steps ise topu sektirmeden 3 veya daha fazla adım atmaya denir. Eğer steps yaparsan top karşı takıma geçer.

S. Profesyonel basketbol sporcuları arasında Türkiye’de ya da yurtdışında örnek aldığın, en beğendiğin oyuncular ve takımlarını merak ettim.

Türkiye'de pek örnek aldığım bir oyuncu yok ama yurt dışında Kyrie Irving ve Russell Westbrook'u örnek alıyorum. Kyrie Irving bu yıl şampiyon olan ve NBA finallerinde 3-1 geriden gelip 4-3 kazanarak muhteşem bir geri dönüş yapan Cleveland Cavaliers'da oynuyor. Russell Westbrook ise Oklahoma City Thunder'da oynuyor. İkisinin de en sevdiğim özellikleri, inatla “potaya gitmeleri”. İkisi de çok büyük bir azimle rakibinin üstüne gidebiliyor ve başarılı bir şekilde bitirebiliyor. Russel Westbrook çok atletik, Kyrie Irving'in ise topla yapabildiği hareketleri başarılı, çok iyi fundamentalı var diyoruz biz aramızda.

S. Sence takım oyuncusu olmak ya da bireysel spor yapmak arasında sporcu olmak yönüyle nasıl farklar var…

Takım oyuncusu olmak ve bireysel spor yapmak arasında çok büyük farklar var. Yardımlaşmayı bilmeyen biri takım sporlarında asla başarılı olamaz. Takım sporlarında sayıya ulaşmak için, pas vermek gerekir. Pas vermeyi sevmeyen ya da bilmeyen bir sporcu kesinlikle takım sporlarında başarılı olamaz.

S. Maçlarda ya da antrenmanlarda hiç unutamadığın seni çok mutlu eden, heyecanlandıran, gururlandıran bir anı var mı aklında.

Bir keresinde, maçın bitimine 3-4 saniye kala bizim takım iki sayı ile gerideyken, karşı takım maçı zaten kazandık diye savunmayı bırakmışlardı. Mesafe çok uzak olduğu için orta sahanın oralardan bir atış yapmak zorunda kalmıştım ve iki üç kez potada sekip girdi, sayı oldu, üçlük olduğu için de maçı kazanmıştık. Çok sevinmiştim ve ağlayacak gibi oldum, arkadaşlarım da bu sevincime katılmışlardı. Çok güzel bir andı bizim için.



S. Basketbol oyuncusu olmanın sana, hayatına, neler kazandırdığını düşünüyorsun…

Basketbolun benim hayatımdaki yeri çok büyük. Basketbol benim bir hedefim olmasını sağladı. Basketbola başlayana kadar bir hedefim olmadan yaşıyordum ama artık bir hedefim var. İlerde başarılı bir basketbolcu olmak, iyi bir takımda çok süre almak yani maçın 40 dakikasının 30-35 inde sahada olmak istiyorum. İnsanın bir hedefinin olması güzel bir şey.



S. Basketbola başlamak isteyen ya da bu alanda kendini geliştirmek isteyenlere ne önerirsin.

Basketbola başlamak isteyenlere şunu öneririm. Çok eğlenceli bir spor ama yardımlaşma ruhun olmazsa sen basketbol oynayamazsın. Bir de şu var, çoğu antrenörler de hep böyle der, azimle çalışmak, yeteneği geçiyor.

S. Rio 2016 Olimpiyat oyunlarında çeyrek finale yarışan kadınlar basketbol takımımızı izlemişsindir, nasıl buldun takımımızın performansını?

Uzun süredir Kadınlar Basketbol takımımız aynı anahtar oyuncuları kullanıyor. Işıl Alben, Nevriye Yılmaz, Birsen Vardarlı gibi oyuncular. Milli Takımımıza genç, etkili ve yeni oyuncular gelmiyor. Oyuncular yaşlanınca, başarı düşüyor.

S. Basketbol ile ilgili en büyük hayalin nedir?

Basketbol ile ilgili 1. en büyük hayalim tabii ki büyüyünce başarılı bir basketbolcu olmak. 2. hayalim ise ileride Türkiye'de bir derece yapmak. Birincilik, ikincilik, üçüncülük gibi.

S. Can, basketbol ile ilgili hikayeni ve görüşlerini paylaştığın için teşekkür ederim sana. Dilerim basketbol seni hep mutlu eder, azmin ve çaban ile hayallerinin ötesinde başarılara kavuşursun...

Soz sözümüz şiir olsun. Çocukların doğallığı ve samimiyetine gelsin...
Çocukluk Şarkısı

Çocuk, çocukken
Kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi...
Irmağın da sel...
Ve su birikintisinin de deniz olmasını
Çocuk çocukken...
Çocuk olduğunu bilmezdi
Her şey yaşam doluydu
Ve tüm yaşam birdi
Çocuk çocukken...

Hiçbir şey hakkında fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

Peter Handke



2 Ağustos 2016 Salı

KUŞ FOTOĞRAFÇILIĞI

Kuşluk vakti"nde uyandığınız olur mu hiç... Bazen bir yolculuğun telaşı, bazen de huzur, huzursuzluk hisleriyle karşılanan güneşin ilk saatleri olan kuşluk vakti... 

Pencereden içeri dolan sabah serinliği ile kuş cıvıltıları...
Cıvıltı dedikleri, günün en sessiz vakitlerinin senfonisi hükmünde. 
Boşuna "kuşluk" denmediğini hatırlatır sanki işittiğiniz koro...

Kuşlar o en enerjik saatlerinde, neyin derdinde kim bilir, -Her iş bitti konumuz bu mu, kuş dediğinin derdi ne olur, iç sesime aldırmadan, merak etmeye devam ediyorum... Kuş bilimcileri, nam-ı diğer ornitologlar, cıvıltı seslerini seslenme-çağrı ve şarkı olarak sınıflıyor. Coşkuyla atılan sabah "twit"lerinin arasına bir iki de şarkı sığdırıyor muş kuşlar meğer... Ortak noktaları olmakla beraber, her kuş türünün kendi şarkısı varmış (her yürek kendi türküsünü söyler, sözünü nasıl anmazsın burada :-) ve kuşlar şarkılarını söylemeyi yavru dönemlerinde babalarından öğreniyormuş... 
Aklımdaki bir diğer konu da, onca ses zenginliğine karşın, neden gördüğümüzü sandığımız sadece serçe, güvercin...

Doğal yaşam, ağaçlar, hayvanlar konusunda dürüst olmak gerekirse, çok eksik olduğumu düşünüyorum. Belki de, öğrendikçe burnumun dibinde farkında olmadığım bambaşka dünyaların yaşanıp gittiğini görüyorum. İşte içimi döktüm size ama konu, kuş, doğa, hayvan sevgisi olunca, asıl dinlemenizi istediğim kişi Sevgili Oğuz Altun. İş yerinde fotoğrafçı yönü ile de tanıdığımız, resimlerini hayranlıkla izlediğimiz Oğuz Altun’un son yıllarda kuş fotoğrafçılığına gönül verdiğini duyuyordum. Sevgiyle, coşkuyla yapılan her iş, öğrenme başta insanın kendisini, sonra da çevresini etkiliyor. Kuş gibi ürkek, uçucu kaçıcı canlıyı, sanatçı gözüyle yakalama hikayesini kendisinden dinleyip, paylaşmamak olmazdı. Sonuçta, kuşun fotoğrafı, rahmetli Cem Karaca’nın muhteşem Sevda Kuşun Kanadında şarkısı misali, kolay iş değil.

Kuş gözlemciliğinin, fotoğrafçılığının en yüksek incelik ve estetikle yapılan haline tanık olmaya davet ediyorum sizi, keyifli okumalar…



Yavrucuk Köyü - Gölbaşı'ndayız


Böyle olur kuş fotoğrafçısının kamuflajı:-)



Söyleşinin kısmeti… “Yılankartal” bizi selamlıyor :-)

S: Kuş fotoğrafçısı olarak hikayenizi dinleyebilir miyiz…

Kuş fotoğrafçılığının bendeki evveliyatı fotoğrafçılıktan ziyade hayvan sevgisi, merakı ile başlıyor. Hayvanlara merakım kendimi bildim bileli var. Sadece doğadaki hayvanlar değil, evcil olanlardan, evin içinde dolaşanlara (yürüyen karınca, uçuşan sivrisineğe, karasineğe hatta karafatmalara) uzanan bir geçmiş.

Kuşun bendeki yerine gelirsem, sonralardan izleyip etkilendiğim “Birdy” filmini de anmak
isterim. Film, kuş beslemeyi seven genç bir çocuğun Vietnam’a savaşa gidip, oradaki vahşetten etkilenmesi, eve dönüşünde yaşadığı psikolojik sorunları anlatıyor. Film kahramanının savaş sonrası iletişim kurabildiği tek canlı kuşlar, hatta kendini kuş zannediyor, kuş gibi besleniyor, tünüyor ve bir gözü sürekli gökyüzünde kuş kafesinde yaşamaya başlıyor. İlginçtir avcı olmayan kuşlar da öyledir, bir gözü sürekli gökyüzündedir, yukarıdan yırtıcı gelecek mi ona bakarlar… Sonuçta kuş gibi uçmaya çalışır ve hayatı öyle sona erer… aşırı bir tutku… bir dönüşüm hikayesi.

Filmi merak edenler için...



Bu filmden sonra onunla empati kurdum. Neden hayatımda bu kadar kuşlar var diye…Herhalde onlarla iyi bir iletişim kurabiliyorum, insanlarla kurduğumdan daha iyi bir iletişimdeyim hayvanlarla. Ya da doğayı tanıdıkça, kendimi daha iyi tanımaya, keşfetmeye çalışıyorum sanki. 

Kuş fotoğrafçılığı için de hayvan sevgimin bir görüntüsü diyebiliriz. En son aşamada gelmiş onu ön plana çıkaran bir kavram diyelim. Özünde hayvan sevgisi var. Başta doğada güzel fotoğraf çekeyim başkaları da görsün keşfetsin derken, şimdi onları bir arkadaşım gibi görüyorum. Eskiden arazide nadir kuş, zor çekim, resimlemek vardı, şimdi onlarla birlikte olmak ağır basıyor. Doğaya çıkıpta bir kare çekmediğim; makinemi, çantamı aynen getirdiğim zamanlar sıklaşmaya başladı. Onları sadece gözlemek, gözlemlemek de hoş bir duygu. Mesela hayvanların tipik bir bakış şekli vardır. Dik bakarlar, odaklanma oradan gelir.

Hayvan göz yapısından kaynaklanır ve bu yapı birçok hayvanda ortaktır. Kuş olsun, kedi olsun aynıdır bu anlamda. Evimdeki kedi ile kuşun gözü arasında fark yok bence. Loş bir ortamda sadece gözü görseniz, inanın hangi hayvan olduğunu fark edemezsiniz (yav bu bir kedi gözü mü yoksa bir baykuşun gözü mü?). Hayvanların ortak noktaları var.


Balık Kartalı



Akçacılıbıt

S: Siz yakın iletişimden bambaşka bir algı yaratmış oluyorsunuz.

Onlarla olmaktan mutluluk duyuyorum. Bir şeyleri göstermekten ziyade, orada olmak artık son yıllarda daha mutluluk veriyor.

S: O zaman fotoğrafçılıktan bir basamak öte bilgelik gibi oluyor şu anki durum.
Onu bilemiyorum, çok iddialı bir şey olur böyle ifade etmek. Çok paylaşmıyorum resimlerimi. Bir sitem var oraya koyuyorum. Orada da birkaç yüzden tane çekimden, bir veya ikisini paylaşıyorum.  Ama doğada olmak çok güzel bir şey hakikaten… Doğanın kendisi zaten bir mucize. Bunun farkında olmak… Hele Ankara gibi bir yerde düşünün… Ankara’da yaşayan bir başka insana sorsanız, Ankara’yı kasvetli bulur. Burada gezilecek görülecek ne var, yaşanacak ne var, burada hiçbir şey yok, buranın denizi yok ki der… Halbuki Ankara’ya bir doğa fotoğrafçısı gözüyle baktığınızda, Ankara çok nadir cennet köşelerden birisidir…


Flamingolar

S: Ankara için duymaya alıştığımızdan çok farklı bir bakış sizinki, görmeyi bilmek lazım değil mi?
Kuşların göç yolu üzerinde olan bir şehir. Çevresinde birçok sulak alan var. Sadece kuşlar yok. Ankara’nın bozkırı bile çok zengin. Bitki örtüsü çok zengin. 

S: Bozkır denince hep bir yoksunluk, tekdüzelik algılanır.

Evet oysa, Ankara doğa bakımından bir zenginliği ifade ediyor. Enteresandır, göç zamanları dışında, İstanbulluların doğa fotoğrafı için uğrak yerlerinden biridir Ankara.


Çekim dönüşü gölün ortasında


Sazdelicesi

Algıda seçicilik de oluyor haliyle. Her gün geçtiğiniz, sürekli yapılan işlerde ayrıntıyı gözden kaçırabiliyorsunuz. Ama odağınızı biraz çevirdiğinizde, çevrenizde çok olayın döndüğünü, birçok varlığın dolaştığını farkediyorsunuz. Oturduğumuz mekan Konutkent, Çayyolu’da, bu hafta içinde 20 türe yakın yabani kuş saydım. Evimin hemen önünde bir çift ağaçkakan yuvasında yavrularını besliyor (maalesef geçtiğimiz günlerde çim ekimi uğruna
ağaçkakanların yuvası olan ağaç kesildi ), yine giriş kapısının yanındaki büyük ağaç saksağanların gece uyukladığı konaklama yeri. Apartmanda kaç kişi bunun farkında bilemem.

Geç ilkbahar, erken sonbahar dönemlerinde, bahçemizde çok sayıda, çok türde kelebekler var.
Örümcekler yine aynı şekilde. Baktığınızda bir şey yok gibi gelir. Sadece çevrenizde çam ağaçları, çimenler var gibi gelir ama onun ötesinde de şeyler var.

S: Kuşun saksağan olduğunu, kelebeğin, örümceğin türünü bilebilmek için bir birikim, öğrenme çabası da gerekir. Çocukluğunuzda bu ilgiyi uyandıran böyle bir ortamda mı bulundunuz, anne babanız, öğretmeniniz mi gösterdi, çocuklarda bu merakı uyandırmak çok kıymetli, nasıl gelişti bu merak sizde? 

Her şeyin başında ilgi. O merakın uyanması… Merak olunca peşinden bilgi geliyor. Daha detaylı araştırmaya başlıyorsunuz ama araştırma derken de kütüphanelere girip kitap okumak değil, hele bu internet dünyasında. Bizim çocukluğumuzda çevrenizde bilen insana sorardınız bu nedir, mesela en yakınınızda annenize, babanıza, arkadaşınıza yahut mahallenin abisi varsa o anlatırdı detayı, göremediğiniz şeyleri. Onun üzerine bilgileri inşa ederdiniz. Sizde merak var ise o bilgiler gelir bulur sizi. Bir anlamda ahtapota dönüşürsünüz bütün o kollarıyla…

S: O zaman bu sizde içten gelen birşeydi.

Tabii ki. Hayvanlara meraklı olan bendim evde üç kardeşten, dayıya çekmiş diyorlar, merakın üzerine bina edilen şey kalıcı oluyor. Merakın ötesinde, bir de tutku var. Yapı olarak, bağlandığım zaman o şeyi sürdürürüm. Israrcı, azimli bir mizacım var.

S:Kuş fotoğrafçılığında sizin için önemli 3 kavramdan bahseder misiniz.

İlk olarak, temel fotoğrafçılık bilgisi kuş fotoğrafçılığında da geçerli. Esas espri ışığı kullanmak. Her zamankinden daha yoğun günışığına ihtiyaç var. Gün ışığının belli saatlerde kullanımı. Güneşin açısını bilmek. Güneşi arkaya alıp kuşu aydınlatmaktan ziyade bazen güneşin karşısına geçip, ters ışıkta da çekebilirsiniz bu da bir seçimdir ama bu bilinçle yapılan bir iş olmalı. Sabahın erken saati ve güneş batmadan önceki saatler kıymetlidir. Güneşin dik geldiği saatler kuşun üstünde ışık patlamalarına neden olur bu istemediğimiz bir şey. Ayrıca kuşlar öğlen saatlerinde diğer hayvanlar gibi dinleme safhasındadır. Biz ona bitlenme zamanı deriz. Kuşların bitlerini ayıkladığı, kanatlarını düzeltip, kepeklerini ayıkladığı zamandır. Bu saatlerde aktif olmazlar. Hem de ışık olarak elverişli bir durum olmaz. Eskilerin tabiriyle kuşluk vakti dediğimiz, gün doğumundan sonraki bir, bir buçuk saat sabah güneşi için ideal saatlerdir.

İkinci önemli konu, teçhizat bilgisi, kullanacağınız objektif.


Kedimiz Suşi teçhizat nöbetinde

Portre fotoğrafçılığını cep telefonu ile de yapabilirsiniz. Kuşta ise “tele” dediğimiz uzak odaklı objektifler kullanmanız lazım. Kuş sizden uzaktadır ve sizden, kendinden farklı olan her şeyden ürker. Tele objektiflerle, yüksek odaklı lenslerle çekim yapıyoruz. Ama burada yüksek odaklı lensim var diye 1 km öteden çekim yapmayı kastetmiyoruz. Kuş portresi için maksimum çekim alanımız 20-25 metre. Detay alabilmek için tele objektifle ve kuşa yaklaşmakla mümkün. Bunun için de ortamda kuşu rahatsız edecek yadırgayıcı davranışlar yapmamak, doğayla bütünleşmek, tabiri caizse ineğin dolaşması, koyunun otlaması gibi sizin de ona yakın davranışlar sergilemeniz gerekiyor. Kuşun sizi tehdit olarak algılamaması lazım.  O zaman aranızdaki mesafeyi belli bir seviyeye düşürebiliyorsunuz. Doğaya uyum işin anahtarı. Uzaktan tele objektif sorunu çözmez çünkü atmosfer, hava da devreye giriyor.  Bahardan çıktığınız bir gün, sabah uzak mesafe çekimlerinde arada termal akımlar olur, hava bükülür. Doğa şartları, ışık önemli.


Suyun içinde su kuşları beklerken...

Üçüncü olarak, günümüz şehir insanı doğanın bir parçası değil. Doğaya çıktığında doğaya uyumlu giyinmesi, tedbir alması gerekiyor. Güneşli havada şapka, sulak alanda çekimde sivrisineklerden korunma için eldiven giyme, yüzünü tülle, cibinlikle örtme, keneden korunmak için önlem almak ta önemli.

Kışın hareketsizlik ısı kaybına neden oluyor ki, ona göre giyim, doğru uyku tulumu, suya girdiğinizde suya dayanıklı dalgıç elbisesi ve tabii ki her durumda isterse su diziniz seviyesinde olsun, her suya girdiğinizde can yeleği giymek gerekli zira bataklık riski nedeniyle balçıkta hareket edemeyebilirsiniz. Yalnızsanız, çekim yaptığınız alanın yakınında kimse yoksa bu da bir risk tabii. Ama iyi fotoğraf da bu tip noktalardan çıkıyor… Yani herkesin olduğu yerde zaten kuş ta olmuyor, iyi çekim de...

S: Çok özverili bir iş değil mi ...

Her ileri merakta benzer durum var, hangi seviyeden yaptığınızla ilgili. Hobiye girdiğiniz noktadan itibaren her zaman sizden vakit alan bir yönü var. Hobi üzerinde ciddi durulması gereken bir şey bana göre.

S: Yaşam pratiği anlamında, kuş fotoğrafçılığının günlük hayatta bir sonucu, etkisi var mıdır ?
Bir şeye yoğunlaşma, odaklanma duygusunu geliştiriyor diyebilirim yaşam pratiği anlamında.  Ne olduğu farketmez, odaklanmayı sağladığı için bir konuda başarı elde etme ya da iş yaşamında faydası olabilir belki diye düşünüyorum.

S: Uyarıcıların fazla olduğu, dikkat süresinin düştüğü günümüz yaşamında anda kalma, kendini her şeyden soyutlayarak bir işe verebilmek çok kıymetli gerçekten de.


S: Ülkemizde ve dünyada kuş fotoğrafçılığı konusundaki algı, pratik nedir, bu konuda ne düşünüyorsunuz?


Bizde son zamanlarda kendine boş ama aynı zamanda değerli zaman yaratma ihtiyacı hisseden kesimin ilgi duyduğu bir alan. Büyük makinalarla alana çıkıp, meraklı bakışlar altında yapılan bir uğraş. Abi bununla ne çekiyon? Kaç metre yaklaştırıyo? Beni de çeksene vs… sohbetlerimiz oluyor alanda.


Gümüşmartı

Genel bir küreselleşme çağı yaşanıyor malum, kuş fotoğrafçılığı da etkileniyor bu süreçte. Çeşitli networkler var. Türkiye’de gözlemlenen bir kuş başka coğrafyada yaşanan bir insan tarafından gözlemlenebiliyor. Bunu biz bilgisayar ağıyla bilgilendiriyoruz. Bizim kuşların da göçlerini takip edebiliyoruz. “Kuş Bankası Derneği”, “Doğa Derneği”, “Trakus Topluluğu” var. Trakus 2000’in üzerinde üyesi olan, Türkiye’nin hemen hemen bütün ilçelerinde üyesi olan büyük bir topluluk.

S: Ne demek Trakus?

Türkiye’nin Anadolu Kuşları Topluluğu. Anadolu’da gözlemlenen kuşlar anlamında.  3-4 yıl önce, Bolu Gerede’de bir yırtıcı kuş gözlemlemiş, fotoğrafını çekmiştim ve bu fotoğrafı internette yayınlamıştım. Fotoğrafı görenler bunu Kuş Bankası’na bildirdi. Kuş Bankası’nın uluslararası network’ü sayesinde kuşun Bulgaristan’da halkalanmış bir kuş olduğunu farkedildi (halkalama, kuşun yavruyken ayağına yuvasında bir halka geçirilmesi demek). Kuş bir Şah Kartal. Bulgaristan’da doğmuş ve orada halkalanmış, kuşun göç etmediği, Bulgaristan sınırlarında seyahat ettiği düşünülürken, Gerede’de ortaya çıkması çok önemli bir bilgi haline gelmişti. O dönem, Bulgar yetkililer benimle irtibata geçtiler onlara da bir röportaj vermiştim onların ve bizim gazetelerimizde haber olmuştu.



İşte Şah Kartal Altun :-) isim babası, Gerede'den Gözlemcisi Oğuz Altun



S: Bizim yetkililer de Bulgaristan’dakiler kadar duyarlı mı?


Bizde duyarlılık daha çok gönüllü/meraklı insanlar üzerinde. Orada ise daha kurumsallaşmış görünüyor. Burada da çok iddialı olmak istemiyorum ama en azından son Av Komisyonu’nun aldığı kararlar dehşet verici nitelikte. Komisyonu “boz kaz” ve “kaşık gaga” türü kuşları av  kapsamına aldı. Bunlar Türkiye’de üreyen, sulak alan kuşları. Türleri ve sayıları da az, kuş
gözlemcilerine göre tehdit altında kuşlar.


S: Siz bir şey yapabiliyor musunuz bu duruma karşı?


İmza kampanyası başlattık, Bakanlığı bilgilendirdik. Komisyon kararları alınırken gönüllü derneklerin, toplulukların görüşleri dikkate alınmıyor. Bu çok kötü bir şey. Gözlemleyen binlerce göz var, sayı artmadı diyorsa bunlar, bir gerçek payı vardır. Yurtdışında, Avrupa ve Amerika’da daha ciddi yapılıyor gibi. Bizden daha deneyimliler. Gerçi onlar da zamanında
epey kuş katletmişler, birçok kuşu evcilleştirmişler, hatta hala devam ediyor; ama zamanla onlara saygı duymayı da öğrenmişler. O ülkelerde yaşayan insanların önemli bir bölümü aynı zamanda sertifikalı kuş gözlemcisi. Mesela İngiltere’de 2.5 milyon sertifikalı kuş gözlemcisi var.


S: Son olarak, her türlü imkanın elinizin altında olduğunu düşünsek, bu konuda gerçekleştirmek istediğiniz hayaliniz nedir?


Eskiden kar baykuşu için Kanada’ya, egzotik kuşları çekmek için Endonezya ve Yeni Gine’ye gitmek hayallerim vardı. Son yıllarda bu hayallerimin hepsi gitti. Şu anda, yurtdışında herhangi bir yerde kuş fotoğrafı çekmek gibi bir merakım, isteğim yok. Çevremdeki kuşları izlemek, onları gözlemlemek beni yeterince tatmin ediyor. Onların güzelliğinin daha bir farkına vardım.

S: Kuşun görsel güzelliğinin insanı çarpmasından öte onun kuşluk hali daha etkileyici geliyor size o zaman.
Evet öyle de denilebilir. Bir de, çevremdeki sulak alanların daha iyi hale getirilmesi, temiz tutulması, korunması amacı beni daha çok heyecanlandırıyor. Kuşların yaşam alanlarının giderek daralmasıyla içimde acıma duygusu artıyor, sürdürülebilirlik nasıl sağlanabilir, esas olarak şu andaki kaygım bu.

S: Kuşlar ve fotoğrafçılık ile ilgili duygularınızı samimiyetle paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Meraklıları için faydalı linkler

www.oguzaltun.com

http://ebird.org/content/turkey/

http://www.greenbalkans.org/en/A_Bulgarian_Eaglet_decided_to_winter_in_Turkey_An_Imperial_Eagle_marked_in_Bulgaria_was_photographed_in_Turkey_-p4358

http://www.dogadernegi.org/

http://www.trakus.org

http://www.ornitofoto.org/

http://okgt.blogspot.com.tr/

http://www.birdlife.org/

http://www.birdforum.net/