20 Temmuz 2020 Pazartesi

AĞAÇLARI ve YILDIZLARI ISKALAYAN HAYATI ISKALAR!


Selçuk Altun'un "Ardıç Ağacının Altında" adlı romanında rastladım "Ağaçları ve Yıldızları Iskalayan Hayatı Iskalar" özdeyişine.  Roman, Tirebolu'da güngörmüş dedesi tarafından büyütülen bankacı, sanat koleksiyoneri, çapkın Erkan'ın çocukken dedesiyle bahçelerindeki Ardıç ağacı altındaki sohbetleriyle, olgunluk çağında aynı ağacın altında yaptığı yaşam muhasebesini anlatıyor. Dededen işitilen Ağaçları ve Yıldızları Iskalayan Hayatı Iskalar öğüdü ile de ara ara okur yoklanıyor. İşte o okurlardan biri olarak, bu söze Anadolu'nun Karadeniz'e kapısı Ilgaz Dağı'nda bir çadır kampında yakalanınca, 1910 metre yüksekte Gökseki Yaylası'ndaki misafirliğimizi, ağaçlarla, yıldızlarla bir olmak neymişi anlatmak şart oldu.  Şehirli, doğasever yüksek dozda oksijene maruz kalınca, tekrar kaleme/klavyeye sarıldı...



Kapak Resmi: Leonardo da Vinci, Ginevra de' Benci Portresi

Corona tedbirleri tedirginliğinde çadır kampına gitmeye karar vermek te hazırlanmak ta kolay olmadı. Açık havadayız (fazlasıyla), küçük bir grubuz telkinleriyle, biz de varız diyebildik. İnsanın kendi sağlığı, toplum sağlığı için uyması gereken asgari kuralların ötesinde risk, tedbir algısı çok değişebiliyor. Alıştığımız yaşantılardan vazgeçmenin, hayatı ıskalamanın burukluğunda hepimiz bir denge bulmaya çalışıyoruz. Ezcümle, çadır, uyku tulumu gibi malzemeler temin edildi, yollara düşüldü.

Ankara'nın kuzey çıkışında Kalecik, Çankırı derken bozkırı geride bırakıp, Karadeniz'in dağına ormanına varıyoruz. Yola çıktığınız andan itibaren insanın gözü kulağı farklı olanı seçmeye başlıyor. Önce yavaş yavaş şehrin kalabalığı çekiliyor. Salgın sonrası şehirlerdeki nüfus yoğunluğunu daha bir hisseder olduk. Hava kirliliği, trafik, altyapı yetersizliği alıştığımız birşeydi de, hastalık riski stresi artırdı. Köyden kente göçü konuşuyoruz yolda. Gideceğimiz yaylada tanıdıkları olan arkadaşımız anlatıyor, yörede kentte işi olmayan gence kız vermiyorlarmış diye... Şehirler, yaşam tarzı, iş olanaklarıyla cazibeli görünüyor. Yine de iklim krizinin tüm dünyanın ortak meselesi olduğu günümüzde, yüksek nüfusun, şehirlerdeki yoğunlaşmanın temel problem olarak görüldüğüne bir not düşelim.

Taş, tomruk düşebilir, Ayı çıkabilir...

Kastamonu tarafı, Ilgaz bölgesi ayılarıyla ünlü malum. Gitmeden yaban hayvanlarına karşı kampçıların dikkat etmesi gerekenleri araştırdım dahası köyde yaşayanlardan ayıların bu mevsimde daha aşağılarda orman meyvelerinin tadını çıkardığını, yavrularını beslediği bilgisini alsam da, yolda Karayolları Genel Müdürlüğü'nün karşıdan karşıya geçen ayı tabelasını görünce aldı mı gene bir korku... gece yatmadan, -Allahım yattığım gibi kalkmayı nasip et teslimiyetiyle, gözlerimi kapatabildim.

Yaylaya çıkmadan Çatören'de köyün sakinlerinden Mustafa Bey ile yaptığımız sohbette bu sene yağmurlardan orman coştu, devletin kredileriyle manda yetiştiriciliği yapıyoruz gibi havadisleri alıp, çayını içtikten sonra, traktör pikap önde bizim arabalar arkada, hep beraber kamp yerine hareket ettik. Yazın ortasında Karadeniz'in dağlarında çiçekler, dere hala ilkbahar... 

Bu ne güzel memleket, yüksek dağlarında kış,
Yollarında sonbahar, deresinde ilkbahar
Altın günışığında yazın sıcaklığı var

İnebolu, 1921, Nazım Hikmet

Fotoğraf: Gökhan Koçak

Orman yolu kenarında birikmiş tomruk dizilerinin eşliğinde kıvrıla kıvrıla varıyoruz Gökseki'ye. 50 km.'lik oval bir kütle olduğu söylenen Ilgaz Dağları'nın Büyükhacet (2587 mt) ve Küçükhacet (2546 mt) zirveleri, serin rüzgar ve civar çayırlarda salınan ineklerin çan sesleri karşılıyor bizi. Derin birkaç nefes ile nerede olduğumuzun farkına varıp, Küçükhacet'in eteğinde, suya yakın, çadır kurmaya uygun bir yer belirleyip, işe girişiyoruz.



Fotoğraf: Hüseyin Sarı


Fotoğraf: Gökhan Koçak


Fotoğraf: Gökhan Koçak

Fotoğraf: Hüseyin Sarı


İlk kez kamp çadırı kurmanın acemiliği belli oldu ki, yakınlarda sürüsüne gözkulak olan, çobanlık yaptığını tahmin ettiğimiz Orhan yanımıza yaklaşıp, (rahmetli babamın adaşı olunca ismini hemen öğrendim.) gece rüzgarda uçar bu çadır uyarısıyla, önce çadırın yerini sonra çaktığımız kazıkları beğenmedi. Çadırınızı sağlam kazığa bağlamak istiyorsanız, büyük taşlar bulmanız lazım dedi. Bakındım etraf çayır çimen, taş yok. 5 dakika geçmedi, irili ufaklı bir çuval taş, bir de büyük çekiçle çıktı geldi sağolsun. Öğrendik ki, Orhan askerliğini komando olarak yapmış, 17 kişilik çadırlar, kurarlarmış... 



Şanslıydık, gece fırtına, yağmura yakalanmadık. Nemli soğuktan ve yaylanın seslerine kulak kesilme merakından sık sık uyandım. Bir ses vardı ki, gece boyunca bütün mekana hakim ve adeta hizaya getiren bir tonda uzun uzun yankılandı. Sabah arkadaşlara -neydi o ses ya, diye hayretle sorduğumda, -baykuş o baykuş, dendi konu kapandı. NTV Radyo'da Şehir Kuşçusu programında gece baykuşu'nun anlatımına rastlayınca geçenlerde, internetten ses kayıtlarını dinledim ama yok o değil. Ya bizim kuşun nefesi kuvvetliydi ya da yayla ortamında ötüşü bir başka yankılanıyordu bana...

Büyükhacet'e zirve yapmadan dönmeye razı olmayan dağcı ekip sabaha karşı saat beşte yola çıktı... Önceki gün yaptığım yürüyüşten memnun, biraz da "durma" ihtiyacıyla,
 kahvaltı hazırlamakla görevli gruba katıldım.  Dağ şartlarında kahvaltı, çay, menemen hazırlığı da başlıbaşına bir iş. Biz de o heyecanla vazifemizi yaptık.


Fotoğraf: Hüseyin Sarı

Mustafa Bey'in oğlu Hakan ince bir misafirperverlikle kahvaltı için taze sağılmış, kaynatılmış süt getirdi.  Plastik kredi kartlarımızı uzatarak marketten almaya alıştığımız sütten bir hayli yağlı, kokulu sütü içerken, az önce sabunla elimi yıkadığım yalakta yanıbaşımda su içen mülayim ineği düşündüm... Hay Allah, sabun hayvancağızın suyuna karıştı gibi ekolojik farkındalıklar böyle ortamlarda en basit haliyle, doğrudan yaşanıyor.

İnsan eliyle kurulan şehir düzenlerimizde doğayla bağımız zayıflayınca, doğanın güzelliğini yaşamak, koruma sorumluluğu ve hatta doğanın bir parçası olduğumuz için kaderimizin de aslında bir olduğu gerçeğini anlamak kolay olmuyor.  Bu anlayış ve yakınlaşmanın en kolay yolu doğada vakit geçirmek belki de. İnsana fiziksel, psikolojik faydasını bilim de onaylıyor.  Teknoloji bağımlılığı ve Corona nedeniyle kapalı kalma konularına hiç girmiyorum...

Güneş batmaya yakın gökyüzünde -Mai ve Siyah sonra -Kızıl ve Kara'nın karışması seyirlikti.  Gece yakılan kamp ateşinde, önce yıldızların ışıltısı ardından da Küçükhacet'in arkasından parlak temiz bir beyaz ışık olarak yükselen ay gecemizi aydınlattı.  4 Temmuz'daki Dolunay'ı Ankara'dan resimleyen sosyal medya fotoğraflarındaki sarımsı ve dalgalı ayın bizim gördüğümüz ay ile ilgisi yoktu. Hava kirliliği ya da zamanlama farkı mı emin olamadım.

Fotoğraf: Gökhan Koçak

Fotoğraf: Gökhan Koçak


Fotoğraf: Gökhan Koçak


Fotoğraf: Gökhan Koçak

Yazıyı bitirirken, hatırlanmazsa olmaz -Ilgaz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın- eşliğinde, burada ismi geçen geçmeyen tüm kamp arkadaşlarıma ve yazıyı buraya kadar okuyan herkese selam ederim, sağlıcakla ve doğayla kalın...

22 Şubat 2020 Cumartesi

"ÖLÜ CANLAR" "AKILLI YÜREK"lere NE ANLATTI?

...
-İnan ki, sıradan bir insanın yapamayacağı bir işe girişmiş bulunuyorum.  Bu roman sanat hayatımın doruğu, önemli bir dönüm noktası olacak...gerektiği gibi gerçekleştirebilirsem.  Yepyeni, görülmemiş, duyulmamış çok değişik bir konu üzerine kurulmuş, anıtsal bir yapı. Çeşitli kişiler, bir alem! Adımı taşıyacak ilk gerçek eserim olacak!

Rus edebiyatının öncüsü  Nicolai Gogol, başyapıtı "Ölü Canlar"ı yazmaya çalışırken, 1835 yılında arkadaşı Aleksandr Puşkin'e yazdığı mektubunda böyle sesleniyordu... İnsan yazarın bu samimiyet ve heyecan yüklü satırları hatırına bile "Ölü Canlar"'ı okuyabilir...



-Nicolai Gogol-
1809-1852

İşyerinde bir grup kitapsever arkadaş ile kurduğumuz "Akıllı Yürek" Kitap Kulübünde ilk kitap olarak Gogol'un 1842 yılında yayınladığı Ölü Canlar'ı okuduk geçtiğimiz haftalarda.  Gogol'ün canlı bir mizah ile harmanladığı güçlü yergi dilini, alem kişilerini keşfetmek, yazarın yaşamını, kitabı yazım, yayınlatma sürecini, eserin bugüne etkilerini tartışmak, birbirimizden öğrenmek, zenginleştirici bir deneyim oldu. Bu satırlara geldiyseniz artık anlaşılmıştır -"Ölü Canlar" "Akıllı Yürek"lere ne anlattı? başlığında kastettiğim, bu okumadan kalan izleri paylaşmak. Bu arada kulübün ismini merak edenlere not,  Akıllı Yürek* deyişi edebiyat'ı temsil ediyor.

Gogol'un sadece Rus edebiyatını değil, dünya edebiyatından pekçok yazarı üslup olarak derinden etkilediği kabul ediliyor.  Bu etkiyi anlamak için Dostoyevsky'e atfedilen "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık." sözünü hatırlamak yeterli olacaktır.

Gogol'un başyapıtının keyifle okunması, cazibesi yanında, kitabın bir bakıma yazarının mahvına sebep olması gibi üzücü, trajik bir yönü de var. Hem kitabı, hem de yazarın hayatına etkisini bahsetmeye çalışacağım yazıda. Kitaptan başlayalım öyleyse...

Ölü Canlar Ne ola ki ? Konusu Ne?

Bir zamanlar orta düzeyde bir memur olan, ne yakışıklı ne çirkin, ne şişman ne zayıf, her yönüyle orta halli, parlak bir zekaya sahip olmayan, aşırı kibar, hafif boynu bükük, mütevazi Çiçikov'un Rusya'nın bozkırında, at arabasıyla, iki uşağı eşliğinde yaptığı seyahatlerinde, Çarlık Rusya'sının toprak sahiplerine yanaşarak, onlara ölmüş ancak yenilenmeyen nüfus sayımları nedeniyle kağıt üstünde yaşar görünen ve vergi ödedikleri köylülerini, canlarını satın alma teklifini anlatıyor.  
Çiçikov'un amacı kağıt üstünde sahip olduğu canları teminat göstererek toprak almak, toplumda bir yer, isim edinmektir.  Çiçikov kısa yoldan zengin, toprak sahibi ve saygın bir kişi olma yanına arada bir de aile kurmayı hayal etmektedir.  Baş karakterin yanısıra roman boyunca karikatürize edilmiş denecek kadar uç özellikleri olan çiftlik sahiplerinin bu ahlaksız teklife karşı tutumları, kişilerin, bürokrasinin, toplumun her kesiminin yozlaşması, amansız bir hicivle ancak bir o kadar da neşeli, özgür bir tonda aktarılıyor.  
Konu insanlık yönüyle rahatsız edici olsa da, mizahın gücüyle karanlık bir roman değil.  Kitapta, doğal olarak Rus kültürü, toprağı, dili, yeme içmesi ki, bayağı önemli bir yer tutuyor yemek konusu, uzun uzun anlatılıyor. O balıklı börekleri, soğanlı sucukları, mersin balığını yemek, uçsuz bucaksız yollarda yolculuk yapmak istiyorsunuz okurken.

Dil konusunda herkese kendi anadili tatlı geliyor olsa gerek, Gogol kitapta Rusçayı başka dillerle kıyasladıktan sonra bir ara diyor ki "Hiçbir söz yoktur ki yürekten kopup gelen, canlı, yerinde, güçlü Rusça'nın yerini alsın." Bu kısım bana bir başka yazarın, Albert Camus'nun "Benim anavatanım Fransızcadır." sözünü anımsattı. Yazı insanları için dil ne demek, kimliği, ruhu nasıl etkileri göstermesi bakımından ilginç.

Yazarın en duygusal olduğu konular, Rusya'nın kalkınma sorunu, ekonomik olarak geri kalması, toplumsal meseleleri.  İnsanın açgözlülüğünü, hırsını simgeleyen karakterler, insan ilişkileri, diyaloglar ise en renkli, keyifli bölümler.

Ölü Canlar Her Yerde !

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli nokta da, "Ölü Can" kitapta sadece köylü/köle alışverişini değil, hayata bağlılıklarını, heyecanlarını yitirmiş, yaşamın içinde akıp giden, adeta canı çekilmiş, insanları da simgeliyor. "Ruhu canlandıracak kişiler" tabiri kullanıyor mesela böyle olmayanlar için.

Ölü Ruhlar mı, Ölü Canlar mı?

Batı dillerinde kitap "Ölü Ruhlar", "Dead Souls", "Les Ames Mortes" başlığı ile anılırken, Türkçe çevirideki -ölü can- ifadedeki zıtlıktan ötürü bana çok daha etkili geliyor.  Orijinalindeki kelime hem can hem ruh anlamına geldiği için bu ikilik doğmuş çevirilerde.



-Türkçe "Ölü Canlar"-

Gogol Ölü Canlar'ı 1841'de tamamlamış, sansüre sunmuştu. Sansür romanın adını ve yergi yönünü sakıncalı buldu, değiştirilmesini istedi. Bunun üzerine Gogol romanı "Çiçikov'un Maceraları ya da Ölü Canlar" adı altında 1842 yılında yayınlayabildi. Bir de düzyazı, roman olan eserini "poem" yani şiir diye niteledi... Bu ilk baskıyı yansıtan Türkçe kapak bulamadığım için Fransızcasını görüyorsunuz aşağıda.


-Çiçikov'un Maceraları- 
ya da 
-Ölü Canlar-
-Şiir- 
1842

Küçük yaşlarından itibaren oyun ve şiir yazan Ukrayna doğumlu yazar "Müfettiş", "Palto" ve "Burun" isimli eserlerinin getirdiği büyük başarı ve ünün ardından Rusya hakkında uzaktan, belli bir mesafede daha iyi yazabileceğini düşünerek, Avrupa seyahatine çıkar ve bir süre Roma'ya yerleşerek, Ölü Canlar'ı büyük ölçüde Roma'da yazar.


-Gogol'un Roma'da geçirdiği zamanın anısına Roma'da bulunan plak-

Çeşitli kaynaklarda Gogol'ün Ölü Canlar'ı Dante'nin 3 bölümlük İlahi Komedya'sının modern çağdaki temsili gibi 3 bölüm halinde yazmayı planladığı belirtiliyor.  Çiçikov'un sahtekarlıklarının, insanın, toplumun kötü yönlerinin anlatıldığı, Dante'nin eserine kıyasen Cehennem sayılabilecek birinci bölümden sonra kahramanın erdemli bir insana evrilmesi, üçüncü bölümde ise toplumun dirilişini anlatmayı planladığı belirtiliyor.  Gogol ikinci bölümü yazar ancak üretkenliği ve yaratıcılığı azalmıştır ve düştüğü derin bunalımın etkisiyle 1852'de yazdıklarını yakar. Kurtarılan kısımlar ve arkadaşlarının karalamaları bulup temize çekmesiyle bugün okuduğumuz eser ortaya çıkar.  Yakma hadisesini izleyen 9. günde yeme içmeyi reddeden büyük yazar hayatını kaybeder.  Hayata ızdırap içinde, yazdıklarını yakarak veda ettiğini öğrendiğimde, irkildim ve hüzünlendim.  Kitapta bugün çok ta alışık olmadığımız bir üslupla, ara ara kendisi olarak, yazar olarak konuşuyor, anlatıcı olarak halini, duygularını, güçlüklerini paylaşıyor, okurla bağ kuruyordu, sanırım bundan kaynakladı duygularım.

-Kitabın 1846'da yayınlanan ikinci baskısına Gogol'un tasarladığı Kapak, 
-Konuyla ilgili birçok görsel detay içeriyor-

Kitaptan Alıntılar ile bitirelim.


"Dünyayı görmek, değişik insanlarla tanışmak, canlı bir kitap okumaya benzer, başlı başına bir bilim sayılır."

"Korku vebadan da bulaşıcıdır"

"Bugünün ateşli gencine ihtiyarlıkta alacağı şekil gösterilse korkuyla irkilir."

Ne anneye ne babaya yeni doğan birine benziyor.

"Bilgeliği bazen diz çöktürüyordu."

"Şehirlerin yemek içmek kadar dedikoduya da ihtiyacı vardır."

"İnsanın bir emeli olduktan sonra artık amacı ona ulaşmak olmalıdır arada söylenen boş sözlerin ne kıymeti var."

"Çiçikov uyuyor ama konuştuklarımızı duyabilir yazar kahramanı ile asla bozuşmaz daha iki bölüm var önümüzde."

"İnsanlık tarihinde büyük hataların yapılmasına rağmen insanlar buna rağmen gündüz güneş, gece ayışığının aydınlatmasıyla bu kör karanlıkta yürürler."

"Bunları yazıyorum diye yurtseverler beni suçlayacak, "vatanın namusuna dokunacak bir olayı" anlatıyorum diye. Yabancılar ne der ne gereği var gibi..."

"Acaba içimizden hangimiz için din inancıyla dolu olarak kendini dinleyerek sessizce şu güç soruyu sorabilir
"Acaba bende de Çiçikov'dan bi parçacık yok mu? "

“Yarara bakın, güzelliğe değil. Güzellik kendiliğinden gelir. En iyi, en güzel kentler kendiliğinden inşa edilen kentlerdir.”

"Bence bu işi tatlılıkla halletmek mümkün, herşey aracıya bağlıdır."

"Balık bulanık suda avlanır. ..Karıştır...."

"Herşeyin başında sükunet gelir."

"Tavuğun tüyünü yolarken bile bağırtmaz."

"Yoksul bakımsız ve dağınıksın.
Sen açık boş tekdüze bir düzlüksün
Göze batan, göz kamaştıran hiçbirşey yoktur."

"Efendim aramızda hangimiz iyidir gerçekte..."

"Bilgeliğin, saygının, güvenin sırlarını açın bana."

"Zengin olmak isterseniz hiç olamazsınız, zengin olmak için zamanı unutarak çok çalışmak gerekir."






* Akıllı Yürek, Un Coeur Intelligent, Alain Finkielkraut







































10 Şubat 2020 Pazartesi

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARA İNGİLİZCE ÖĞRENİRKEN YARDIMCI OLABİLİRSİNİZ !



İngilizce öğrenmek, etkili biçimde yazıp konuşabilmek başta öğrenciler, anne babalar, eğitimciler olmak üzere çoğumuzun meselesi.  Hatta milli bir mesele de denilebilir.  Ortaokulda, lisede yıllarca İngilizce derslerine girip verim alamayan, devlet okullarının dil eğitiminden tatmin olmayan dünün öğrencileri,  bugün İngilizce çocuklarının önünde bir engel değil fırsat olsun diye türlü fedakarlıklarla çocuklarını kolejlere, özel derslere gönderiyor.  Başka ülkelerde de benzer çabalar var. Nasıl olmasın, gittikçe küçülen, global köyümüzde bugün kültürel, sosyal, mesleki ilişkiler hep İngilizce üzerinden kuruluyor.  

İngilizce öğrenme yaşı şehirlerde okul öncesine inmişken, bu erken dönemde anne babaların çocuklara destek olabileceğini yaşayarak gördüm ve bu deneyimimi paylaşmak istedim.  Öğretmen ya da eğitimci olmadığım için yazdıklarımı "Hekimden değil çekenden sor." demişler tadında okuyabilirsiniz.  Önerilerin yalnız dil öğrenmeye değil aynı zamanda çok daha değerli bir şeye, çocuğunuzla bağ kurmaya, güzel hatıralar biriktirmeye yarayacağını da düşünüyorum.    

 Kızım Bahar 4.5 yaşındayken, 1 yılımızı geçirmek üzere İngiltere'ye taşınmamız gerekti.  Bu bir yıllık zaman zarfında, annesi üniversitede yüksek lisans/master yapacak, kendisi de bir ana okulunda dil öğrenecekti.  Kulağa çok güzel, pratik geliyor değil mi, hatta dört beş yaşlarında İngiltere'de bulunma imkanı olan bir çocuğun İngilizceyi öğrenmesinden daha kolay, doğal ne olabilir diye de düşünebilirsiniz.  Doğru -6 aylık- bir süreçte, bu yaştaki çocuklar dile uyum sağlamaya başlıyor.  Ama o 6 ayı çocuğun hangi duygu ve çabayla geçirdiği de hiç hafife alınmamalı. Yaşarken dışarıdan bakıldığı kadar rahat ve hızlı geçmiyor o günler.  Zira, ülke değiştirmek aynı zamanda çocuğun bildiği, alıştığı, evini, okulunu, arkadaşlarını, akrabalarını geride bırakıp, bütün bunların bir başkası ile doldurulmaya çalışıldığı, anlamadığı yabancı bir dilin konuşulduğu ortama geçmek anlamına geliyor.  Öte yandan çevrenizdeki 4 yaş çocuklarından gözlemlersiniz, bu yaşta çocuklar genellikle artık kendini neredeyse bütünüyle ifade edebilen, ilgi çekmekten, rekabet etmekten hoşlanan yapıda olur.  Hal böyleyken, bilmediği bir dilin konuşulduğu okula, sınıf ortamına başlamak çocuğun birden sağır dilsiz olmasıyla eşdeğer adeta... 


  
Ekim 2007, Londra

  Kızım için zorlu ama verimli de olabilecek bu bir yılı nasıl sağlıklı bir şekilde geçiririz diye düşünürken, ilk iş bir okul bulmak oldu.  İngiltere'de 5 yaşını doldurmuş çocuklar için okula başlama zorunluluğu var.  4.5 yaş içinse devletin bir yükümlülüğü yoktu.  Buna karşın Londra'da, Islington semtindeki Hugh Myddelton İlkokulu Bahar'ı Anaokullarına (reception class) kabul etti, o günkü anlayışı bugün hala şükranla anıyorum.  




Hugh Myddelton İlkokulu dışarıdan bakıldığında fiziki imkanları son derece mütevazi olmakla beraber bir yıl boyunca hergün farklı kitapla öğrencisini eve gönderecek kadar geniş kütüphaneli, 
anasınıfında projeksiyon cihazı, bilgisayarı olan, Ofsted (Office for Standards in Education, Eğitimde Standartlar Dairesi) puanı yüksek, başarılı bir okuldu.  
      
Okul iyi hoş ta olsa, dil engelinin zorlukları mutlaka yaşanıyor.  Çocuğun derdini anlatmaya, kendini ifade etmeye başladığında daha kolay uyum sağlayacağını düşünerek, anne baba evde destek vermeye çalışıyor, uzun uzun evde kitap okuyoruz.  Akıllı telefon, tablet çağında değiliz henüz... hatta ilk zamanlar evde internet yok, televizyon yok, o kadar yani...    

Derken birgün, Bahar okula başladıktan iki ay sonra üniversitenin kütüphanesinde çalışırken, gazetede bir haber gözüme ilişiyor.  Çocuklara müzikle, şarkılarla kolay İngilizce öğretin "SingIn" kampanyasına katılın, şu filmleri, müzikalleri seyredin türünden bir haber.  Londra, 70 milletten yabancının, ailelerin geldiği bir başkent olunca, bu insanların topluma kolay uyum sağlaması için kamu hizmetleri eksik değil. Bu kampanya da o türden bir girişimdi sanırım.  Haberi okuyunca heyecanlanıp, hemen en çok önerilen "The Sound of Music" filminin dvds'sini almak için Angel metro istasyonundaki Borders kitapçısında alıyorum soluğu. 


"The Sound of Music" 

("Neşeli Günler" olarak biliyoruz biz)

"The Sound of Music"  bizde bilinen adıyla  "Neşeli Günler", sinema tarihine geçen bir müzikal drama. Film, annelerini kaybeden 7 kardeşin, asker babalarının disipliniyle Avusturya Alplerinde geçen yaşamına, müzik ve doğa tutkunu çocuk bakıcısının (sadece bakıcı demeye gönlüm razı olmaz, Maria, Julie Andrews) katılmasıyla renklenen hikayesini anlatıyor. Maria dağlarda, evde çocuklara notalar ile müziğin dilini öğretirken, akılda kalan güzel şarkı sözleriyle de bize, dil öğrenmeye yardımcı oluyor.
....



Do-Re-Mi
The Sound of Music 

When you read you begin with A, B, C
( Okumaya A, B, C ile başlarsın)

When you sing you begin with Do, Re, Mi
(Şarkı söylemeye Do, Re, Mi ile başlarsın)
...  

Aralık ayındaki uzun Noel tatilinde evde defalarca izlediğimiz bu müzikaldeki şarkıları yalnız dinlemekle kalmadık, öğrenmeye yardımı olsun diye şarkıları resimledik, yazıya döktük beraber.  Nasıl mı, işte aşağıdaki resimdeki gibi.


                              Do-Re-Mi şarkısını anlamak ve ezberlemek için resmini çizdik.

Sonra ne oldu...Ocak ayı başlarında tatil dönüşü okulun ilk günü, bahçede sınıf sırasında beklerken Bahar beni çekiştiriyor, öğretmenime (Stephanie Taylor, onu da sevgiyle anmış olalım) şarkı söyleyeceğim diye.  Daha önce hiç yaptığı birşey değil.  Gittik yanına öğretmenimizin, söyledim bir şarkı söyleyecekmiş size diye.  Başladı şarkıya "Do a Deer, a female deer, re, a drop of golden sun...", öğretmenin ve benim şaşkın bakışları altında tamamladı... Şarkı çocuğun, öğretmenine karşı güven duyan, kendini göstermek isteyen sesi, öğrenmemizde bir eşik olmuştu sanki.  Bugün bile o tanıdık melodiler kulağıma geldiğinde, anneannesinin, kızımın deyimiyl, 50 metrekarelik, kutu evimiz gözümde canlanıyor.  

On gün sonra da okul çantasından aşağıdaki kart, takdir belgesi çıktı, "Getting more confident with speaking in class." "Sınıfta konuşurken daha güvenli olmaya başladı." yazılı.  


"Getting more confident with speaking in class." 
"Sınıfta konuşurken daha güvenli olmaya başladı."
(18.01.2008)

İngiltere'de anaokullarında dil öğretirken kullandıkları "phonics", "Jolly Phonics" yönteminden de yararlanabilirsiniz eğlenceli bir şekilde.  Phonics yaklaşımında,  her harf, bir ses, eylem, şarkı ve hatta bir hikaye ile bağlanarak akılda kalıyor. Aşağıda gördüğünüz resimden daha ileri bir uygulaması var aslında, video linki yardımcı olabilir. 




Bu da bizim, Phonics kitabımız

Jolly Phonics


Ants on the apple... eee
Balls are bouncing.... bıh bıh bıh
Caterpillars coughing... kıh kıh kıh
Dolls are dancing.... dıh dıh dıh
Eggs in the Eggcup... eee
Flies are flying... fı fı fı
Goats are giggling... gı gı gı
helicopter hovering... hıhıhı
insects itchy.. iiii
....

Kendi resimleme, oyun ve şarkılarınızla "yaparak öğrenmeyi" deneyebilirsiniz.  




Çocukların ve hatta yetişkinlerin hikaye, müzik ve oyunla öğrenmekten keyif almasını sağlayacak birkaç öneri ile bitirelim. 




















My Favourite Things
The Sound of Music 





"Sixteen Going on Seventeen"
-The Sound of Music- 



17 Aralık 2019 Salı

"Yalnız Olmadığımızı Bilmek için Okuruz".. Kitap Kulüpleri ve Bir Pırlanta olarak SUAT DERVİŞ




Hayatın bitmeyen değişimine ayak uydurmak ve büyümek zorunda olduğumuzu bilir, bir yandan da, ardımızda kalan güzellikleri içimizden uğurlarken zorlanırız. Sözgelimi biten bir aşk, aşkın bitmeyeni var mıdır? İnanmıyorsanız, Charles Aznavour'u -aşk bir gün gibidir, gelir ve gider (1) şarkısında dinleyin. Evladınızın mazide kalan bebekliği, gençliğiniz, güzelliğiniz, anne babanızın güven veren varlığı, eski dostlar, bazen sağlığınız ve hatta tüm varlığımız geçicilikle malül...

Artık bir rüya misali geri getirilemeyecek ve "geçmiş" sıfatını kazanmış bu anları zihnimizde canlandırmak bazen de anlamlandırmak için müzik, şiir, edebiyat insana iyi geliyor, yalnız olmadığımızı bildiriyor bize. "Yalnız olmadığımızı bilmek için okuruz". Bu cümle, Antony Hopkins’in başrolünü oynadığı 1993 yapımı ve Narnia Günlükleri kitabının yazarı C.S. Lewis’in hayatını anlatan “Shadowlands, Gölge Topraklar” isimli filmde geçiyordu. İz bırakan, paylaşılmadan durulamayan cümlelerden biri işte. Sanat, okumak yalnız olmadığımızı bildirmekten öte yaşanmışlıkları, hakikati, duyguları enine boyuna didikleyen bir hesaplaşma, insan eliyle bir yeniden yaşama lüksü sanki. Geçmişin tortusu, özlem, yara, hüzün neyse artık sanata havale ediverelim iyisi mi... Şaka bir yana, kendi adıma, tercihim edebiyat, iyi roman, iyi öykü.

Okumaktan keyif almak güzel de, bazen de öyle oluyor ki, bitirdiğiniz kitabı kenara koyup, unutuvermek değil karakterleri, olayları, yazarı tartışmak istiyor insan.  Son zamanlarda okumayı ciddiye alan, kitaplarıyla hemen helalleşemeyen benim gibilerin "kitap kulübü" fikriyle toplandıklarını duyuyorum sık sık. Okuduğunuz yazıyı da, Suat Derviş’in “Kendine Tapan Kadın” adlı eseri için yapılan bir kitap kulübü toplantısına katılmamın ardından kitap kulübü fikri üzerinde düşünmek, sadece kitabı değil, yazarı da keşfetmenin heyecanını paylaşmak için yazıyorum. 

Suat Derviş'e ve kitaba geçmeden, kitap kulüpleri hakkında birkaç söz... bu tür bir toplantıyı ilk kez bir filmde görmüştüm. Filmde bir grup kadın, Gustave Flaubert’in Madam Bovary’sini konuşuyor, Madam Bovary karakterini tekrar tekrar yaşatıyordu adeta. Kabul günü gibi yapılan geleneksel toplantıların yanında, bugün sosyal medyadan yürütülen online/çevrimiçi kitap okuma kulüpleri de var. Hatta Amerikalı ünlü televizyon yıldızı Oprah Winrey, 1996'da başlattığı kitap kulübünü Kasım ayında Apple Tv'den yayınlanacağını duyurdu sevenlerine. İnsanın iç dünyasında gerçekleşen, kişisel, yalnız, edilgen bir faaliyet olarak görülen okumanın daha sosyal bir bugünü, geleceği var demek ki. Herşeyin daha hızlı ve daha çok tüketildiği, iletişimin sanallaştığı günümüzde, kitap kulüpleri birebir insani iletişimi yaşatması, aynı zamanda bir yavaşlama, zamanı genişletme çabası olarak da dikkat çekiyor.

Her okurun okuduğu metne dair kendi beklentileri, görüşleri, tecrübeleri olduğunu düşünürsek, bir kişinin okuması diğerine uymaz diyebiliriz. Kitap toplantıları, aynı metinden ne kadar çok, farklı anlam türetilebileceğini görmek için ilginç olduğu kadar, hayata uyumumuzu kolaylaştırıp, esneklik kazandırmak bakımından da ayrıca verimli olabilir.

Suat Derviş kimdir konusuna gelirsek, eğitimli bir Osmanlı ailesinin kızı olan Suat Derviş, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin önde gelen gazetecilerindendi. 1921 yılında, çocuk denecek yaşta ilk kitabı "Kara Kitap"ı yayınladı. En bilinen eseri “Fosforlu Cevriye”dir. Yazdığı otuza yakın roman, birçok hikaye, makale ve çevirileri ile üretken bir yazardı ve eserleri hayattayken yabancı dillere çevrildi. Kadın, toplumsal cinsiyet ve toplumsal gerçeklik konularında yazdı, daha güzel bir ifadeyle "tutku öyküleri ile toplumsal gerçekçi öğeleri bütünselleştirmede ustadır."(2) 1930’dan itibaren Kadınların mitinglerine katılır, Serbest Fırka’dan Nezihe Muhittin ile birlikte belediye seçimlerinde aday olur. Bu arada Resimli Ay’da Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Peyami Safa, Sadri Ertem ve Nizamettin Nazif birlikte çalışır. Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınların seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları vesilesiyle Uluslararası Kadınlar Birliği, 12. Kongresi’ni 1935’te İstanbul’da düzenler. Suat Derviş kongreye katılan yabancı delegelerle “Dünya Feministleriyle Görüşmeler” başlığı altında röportajlar yapar ve bu röportajlar Cumhuriyet gazetesinde yayınlanır. Suat Derviş in kişiliği ile yazarlığını özdeşleştiren “kendisinin bilincinde olan, aklını olduğu kadar duygularını da önemseyen, kendine güvenli ve çizgi dışı olmaktan korkmayan” bir kadın olduğu, “insanlığa ve kadınlığa ilişkin düşlerini, ideallerini, romanlarına yansıttığı" ifade edilmiştir. (3)


Suat Derviş -  1905-1972
  



1934 yılında Galatasaray Lisesi Öğrencileriyle (4) 

Virginia Woolf, 1929 yılında yayımlanan Kendine Ait Bir Oda (A Room of One’s Own) kitabında, “Yazı yazmak isteyen bir kadının parası ve kendine ait bir odası ve de boş zamanı olması” gerektiğini vurgulayıp kadın ve edebiyat ilişkisini tartışmaya açtığında; Suat Derviş hali hazırda yedi roman yazmış yaşamını yazarlıktan ve gazetecilikten kazanan bir kadındı. Kuşkusuz, Woolf’un ataerkil toplumun kadına ve erkeğe eşit tarihsel, ekonomik ve toplumsal koşullar sunmadığı bir dünyada kadınların kurmaca eser üretmede Shakespeare’in başarısını yakalayamadığı tespiti yerindedir ve özellikle kadın edebiyatı ve feminist edebiyat eleştirisi açısından dönüm noktasıdır.(5)

Aile geçmişinin sağladığı imkanların yanında, yeteneği ve emeğiyle 1900lerde varolan Suat Derviş'in edebiyatını ve kendini inşa etme cesaretini yazarken, kadınların bugün güvenlik, yaşam hakkı temelinde ağır şiddete maruz kalmasını nereye koyacağız bilemiyorum... yaşanan vahim olaylar karşısında, aile, eğitim, hukuk her yönden kadının güçlendirilmesi sadece kadının değil tüm toplumun ihtiyacı..., kadınlar "baştacımız" olduğu için değil, "birey" olduğu için.



"Kendine Tapan Kadın"

1947'de Gece Postası gazetesinde tefrika edilen yani bölüm bölüm yayınlanan eser,

2018'de İthaki Yayınları tarafından ilk kez kitap olarak basılmış.

Suat Derviş tüm üretkenliği ve sıradışı başarısına karşın, edebiyat ve akademi çevreleri dışında bugün yaygın tanınan, değeri teslim edilmiş bir isim mi emin değilim.., bir unutulmuşluğa uğramış sanki. Kitabın Selim İleri tarafından kaleme alınan "Unutulmayacak Bir Roman" başlıklı önyazısına da bu duygu hakim gibi.

Kendine Tapan Kadın, karakterlerin hikayeleri (başta Etyemezli Sara'nın Et Kralı Nurullah Yurdakul ile izdivacına giden yolu), insanlık halleri, sevebilmeye, aşık olmaya, olamamaya ve para ile ne denli "sınıf" atlanabileceğine dair üslublu, keyifli bir dil sunuyor. Ara ara gülümseten kara mizahı da unutmamalı.

Konuya daha fazla girmektense, düşündürdüğü birkaç soruyu yazmayı tercih ediyorum.

- Sevme yeteneği "sevgi cevheri" kişinin ruhunda, kalbinde olan bir öz müdür yoksa çocukluk yaşantıları gibi etkilerle mi gelişir ?

- Günümüzde paranın gücü, toplumsal hareketlilik, sınıfsal aidiyet meselelerini ne derece çözmüştür?


son söz

İyi okuyabilmek için okurun bir mucit olması gerekir.., zira yaratıcı yazım kadar, yaratıcı okuma da vardır.
Ralph Waldo Emerson
(şair-yazar-düşünür)

One must be an inventor to read well . . . There is then creative reading as well as creative writing. 

Ralph Waldo Emerson
poet, essayist, and philosopher


KAYNAKÇA

(1) Charles AZNAVOUR, L’amour c’est comme un jour
https://www.youtube.com/watch?v=qGDX5LQAaTM
(2) Erendiz ATASÜ
(3) Fatmagül BERKTAY
(4) Serdar SOYDAN, Suat Derviş'in Gözleri
https://t24.com.tr/k24/yazi/suat-dervis-in-gozleri,2207
(5) Doç. Dr. Şehriban KAYA, "Suat Derviş’in Romanlarında Kadın Karakterler"
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/568829

(6) Günseli SÖNMEZ İŞÇİ: "Yıldızları Seyreden Kadın: Suat Derviş Edebiyatı"
https://medium.com/okuryazartv/g%C3%BCnseli-s%C3%B6nmez-i%CC%87%C5%9F%C3%A7i-y%C4%B1ld%C4%B1zlar%C4%B1-seyreden-kad%C4%B1n-suat-dervi%C5%9F-edebiyat%C4%B1-7cd301621faa

20 Mayıs 2019 Pazartesi

HEJAZ RAILWAY.. CROWDFUNDING SUCCESS STORY


Travelling towards the Jordan’s Moon Valley/Wadi Rum on the coral red, yellowish sands, large raindrops fall on the windshield of our car. While absolute silence reigns, a railway line running along the highway strikes me. Obviously, it's not a functioning line. It conveys solemn stillness of historic artifacts and a dusty nature of the desert at first sight. Nevertheless, classic, "vintage" beauty of the locomotive and the wagons are evident. Unexpected appearance of the train, as the face of civilization prevails the feeling of nothingness and timelessness of the desert... This is how I met the Hejaz Railway* at Wadi Rum Station.

Meeting Jordan section of the Ottoman Empire’s last big Project, an impressive success story about constructing a 1464 km railway connecting Damascus to Medina that was realised with unprecedented sacrifices in the early 1900s, before the First World War and afterwards diving into its history/story, I couldn’t help myself herald what I have seen.

Let me start with a restrospective brief for easing the journey back to 110 years, Hejaz Railway was built to make the pilgrimage journey safer, easier and less costly for Muslims.  Sultan II. Abdülhamit publishes a Will in 2 May 1900 for the construction and financing of a railway to be realized entirely with the facilities of the Ottoman state and the donations of Muslim population around the world. While various campaigns accompanied the call, people from Morocco to India welcomed the move in excitement and donated for support. Despite all the suspicions of the Western states who thought the project could not be completed, the railway reached Medina on 1 September 1908.

Achieving such a great job by donation type crowdfunding method in today’s Finance words is simply striking. Since it is not only challenging by geograpy and climate but also communication facilities of the period was way poorer. With the new railway, the journey for Hadj, traditionally starting from Damascus could be done in 3 days compared to 40 days with a camel caravan and the cost falls by 90 percent. The road was completed in 8 years of huge efforts and sacrifices however it  only operated fully for 10 years due to the World War I. A glorious but also a bitter section of history.


Hejaz Railway, Wadi Rum Station, Jordan

Coming back to my journey in Jordan, knowing that we will be meeting the Hejaz Railway along the road and passing by is not an option, we stopped the car. Our transfer from highway to railway in other words from 21st century to 20th century was smooth. Approaching the station, I tried to recall what I already know about the place. Perhaps, the ambiance triggered my memory and the railway's finance issue in Ottoman times has raised from high school history lessons. Interestingly, the reason of my visit to Amman is also about financing real estate projects.

Wadi Rum Station is a small, modern building. It was closed. As far as I could see inwards, there were photographs of the 1916 Arab uprising and the posters of the movie "Lawrence of Arabia", since it was filmed in Wadi Rum.




Journey through 1916 
or
2019, 1916 in the same shoot 



The only sign that the train is the relic of the Ottoman Empire is the Turkish flag

We are among five-six tourists visiting the railroad, hopping on and off the wagons. A gray-haired, plump man with eye glasses low on his nose draws my attention. He looks content and throws keen looks around. I imagine him as a German or Swiss academician, historian. They also have a reason to wonder about the place at least because it is their fathers, grandfathers who manufactured the trains. There is barely no informative explanation about the history and construction of the Hejaz Railway. Deep down, complex emotions, kind of sadness, nostalgia wander. During the photo shoots, we chat with a French couple accompanied by a local guide. The guide after having learned we are from Turkey, pauses a while and says -you have done this place... Reviewing relevant documentary, books and articles on the matter, remembering how this railway line was constructed back then meant a lot to me. 











Once I saw a saying on the wall of the Highway Administration in Ankara which goes by 
"The land you have not gone is not the country." 

A Chinese proverb says 
"Build a road first if you wanna be rich."

The concept of Road seems to hold vast significance for the mankind and the state. In all ages, road construction has implications for economy, development and political influence. Having mentioned the China, President Xi Jinping annouced the launch of a development campaign "One Belt One Road" referred to as the "modern Silk Road" in 2013. It is estimated to trigger trade and economic growth for the Asian continent and beyond, affecting a population of 4.4 billion. It includes various investment plans such as ports, pipelines to Pakistan, bridges to Bangladesh and railways to Russia. All these investments are expected to build a new era of globalization, global economy and even politics. It is possible to envision that railway revolution in the 19th century in Europe has aroused a similar excitement we see today by the "One Belt, One Road" initiative. Thus, the Ottoman sultans and state officials have started railway projects in Anatolia, first in İzmir-Aydın and then in the Middle East. In terms of the future of the empire, railway construction was considered a kind of necessity. Western states, England, France and Germany have started to build railways by concessions in the 1830s in Anatolia and in the Middle East.

Hejaz Railway was initiated for easing the pilgrimage for Muslims but at the same time it was also considered as a policy tool for the Ottomon Empire's economic, political and military problems of the period. Basically, the launch of the road was assumed to enhance influence on Muslims and consolidate power against the British Empire which was also influential in the region. Indeed, during the First World War, the line was also used for the transport of military units and ammunition. In attempt to prevent the transfers, T.E. Lawrence from the British army together with the rebellious Arab troops, Bedouins dynamited the southern parts of the line.


Sultan II. Abdülhamit

Hejaz Railway being constructed in Sultan II. Abdülhamit period and was called Hamidiye Hejaz Railways then.





The construction of the Mu'azzam station by the Ottoman soldiers
1908, Halladiyan / Royal Geographic Society


CrowdFunding Approach 

The most important obstacle to the construction of the Hejaz Railway was the necessary resources for construction. In that period, following Ottoman-Russian Wars, growing external debts and difficulties with paying civil cervants salaries, it was not possible for the Ottoman Treasury to afford four million gold liras cost calculated until Mecca. Since the cost was too high for the State to rely solely on state facilities, it was decided to eliminate the financing problem with “donations” in other words crowdfunding. 

Donation method was perceived with doubt and cynism by the Westerners. In the beginning of the construction, funding was supplied by the credits from the Ziraat Bank. European diplomats serving in the country did not think that the Ottoman Empire could find the necessary funding for such a big project. However, contrary to expectations, the Ottoman administration was able to solve the financial problem to a great extent.

Donation campaigns were organized to deal with the financing shortage. Especially with the participation of the Sultan himself, donations by state officials from all ranks, teachers, students together with all Ottoman citizens, people from Morocco to India, the world's Muslims and non-Muslim citizens of the Ottoman Empire, the issue was solved largely. A meticulous administration was established for documentation of donors and donations. The records serve well for historians, writers and personally I found them very touching, they have been one of my motives to write this article.

An intensive propaganda activity was carried out to collect donations. Islamic publications, clergy and merchants were employed in order to explain the railway project to the general public.

The idea that the Hejaz Railway will not be the Ottomans’ property but the common work of all Muslims was communicated to receive support.

Soldiers as railway workers, Turk, German Engineers…

In the middle of the desert, struggling with various diseases under the burning sun, the efforts, patience of the soldiers who worked for the construction of the railway was admirable. In addition to the soldiers, the works of German engineer Heinrich August Meissner and İzzet Pasha should also be remembered. Together with Heinrich August Meissner, there were forty-three engineers working in the construction, among which seventeen were Ottomans. As the work progressed, the number of Ottoman engineers increased compared to European engineers. The know-how gained in construction has a share in this increase. Hejaz Railway has been an important experience for the Ottomans owing to this period, many railway engineers, technicians and operational officers have been trained.

German Heinrich August Meissner who worked as the chief engineer in Hejaz Railways was given the title of Pasha which was not common in the Ottoman bureacracy. Meissner Pasha died in Istanbul on January 14, 1940.


Heinrich August Meissner

Meissner Pasha (1904)

 1862 Leipzig - 1940, İstanbul

İzzet Pasha who developed the idea of ​​the railway after the Yemen uprising, Osman Nuri Paşa and Mehmed Şakir Paşa who convinced Sultan Abdülhamit have managed the Project from the beginning to the end. In holy land, construction was carried out entirely by Muslim engineers. Labor was largely done by military units.

The construction of the Hejaz Railway was cheaper than the lines made by European railway companies carrying out railway constructions in the Ottoman lands. That was highly due to construction realised by the state itself and labor was provided by the soldiers. Not only the railway line but also around 200 overpasses and bridges most of which are still in good condition were built in the barren valleys on the route.

Hejaz Railway, Today

Today, the Jordanian pillar of the railroad seems to be relatively lively. Touristic trips are made on Amman, Jizah, Qatraneh route conserve the cultural heritage. Maan station operates the transport of phosphates from the country’s southern mines to the port of Aqaba. In addition, Jordan and Turkey state authorities cooperate for the reactivisation of the line.

I came across a BBC video** broadcasting a touristic setting for participating a train journey attacked by Bedouins, during the 1916 Arab Revolt. It is clear that over a hundred years time lends a perspective where history can be consumed as a commodity.  Seeing through Turkey’s window, a great service to the Muslim world, the attempt of the Ottomans to consolidate their sovereignty in the region was seen as a means of struggle for independence at their window.

Furthermore, there are documentary films. “Tracks of nostalgia… when roads of lovers meet” filmed by the Jordan Radio and Television Corporation tells the story of the Hejaz Railway that connected Jordan, Syria, Saudi Arabia and Palestine won first place in a competition organised by the Arab States Broadcasting Union. Turkey has also produced a documentary titled “Hejaz Railway (Journey lasts 100 Years)” with the contributions of the Turkey Prime Ministry Promotion Fund and published in TRT in 2003.

I Have a Dream !

Documentaries are valuable to keep the memory alive, but if only a film could be produced about the accompanying stories that will address the hearts of the people

Beyond realpolitik, I believe the Project is heavily built on human emotions. It starts with Sultan Abdulhamid's courage, dedication of thousands of soldiers and engineers, the belief and trust of donors. While I was searching the topic, the more I read about records, people, events came alive as a film strip. Donations coming from the Iranian Shah, the Balkan countries, Pakistan, students donations as pocket money, civil servants salary cuts, regular qurban skin donations, all those make up a historical phenomenon...

Everything starts with perspective and attaching value. Even the greatest works of mankind need the language of art and science that will add soul to them. The fact that the Notre Dame Cathedral in Paris, built in 1160, could be renovated from its neglected, demolished version of the 1800s by the influence of Victor Hugo's great novel "Hunchback of Notre Dame" (1831). The novel made the Cathedral known all over the world.  Since people attach great value, recent devastating fire prompted over 50 crowndfunding campaigns for reconstruction.

With today's perspective and inspirations, a film based upon the railway’s construction process, historical records but also with its stories and humanistic narration can let people see each other in a more understanding manner and can reach a much larger audience.

An international co-production filmmaking of the Hejaz Railway may carry the 1900s journey started in a political and military conjuncture, aiming a service to the Islamic world to a peace project in the 2000s.



...Human quality depends on culture. Culture means a society with people mastering the times and the places.  Economic crises cannot harm this capacity, they are temporary states, no nation falls or ascends with  crisis, only the educated people enriches, escalates the society.

İlber Ortaylı

"Bir Ömür Nasıl Yaşanır"
Söyleşi, Yenal Bilgici


* Hejaz is the name of the western region of today's Saudi Arabia in the Arab Peninsula. Since Hejaz Railway is built during Sultan Abdülhamit's term, its first name was "Hamidiye Hejaz Railway". Official correspondence and documents bear this title.  The name of the Railway is used as "Hejaz Railway" in İttihat Terakki period.

ÇETİN, Emrah (2010). “Türk Basınına Göre Hicaz Demiryolu (1900-1918)”, History Studies Ortadoğu Özel Sayısı, 2010, s. 99-115.

ENGİN, Vahdettin (2002). “Osmanlı Devleti’nin Demiryolu Siyaseti”, Türkler, C. 14, s. 462- 469.

GÜLSOY, Ufuk (1994). Hicaz Demiryolu, İstanbul: Eren Yayıncılık.

GÜLSOY, Ufuk, Kutsal Proje Ortadoğu'da Osmanlı Demiryolları,Timaş Yayınları,2010,304 sayfa.

HÜLAGÜ, Metin (2008). Bir Umudun İnşası Hicaz Demiryolu, İzmir: Yitik Hazine Yayınları. ONUR, Ahmet (1953). Türkiye Demiryolları Tarihi, İstanbul: K. K. K. Yayınları.

ORTAYLI, İlber (1988), Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, İstanbul: İletişim Yayınları.

ÖZYÜKSEL, Murat (2000). Hicaz Demiryolu, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

ÖZYÜKSEL, Murat (2002). “Hicaz Demiryolu”, Türkler, C. 14, s. 470-480

M. J. LANDAU, The Hejaz Railway and the Muslim Pilgrimage: A Case of Ottoman Political Propaganda