9 Aralık 2018 Pazar

SATRANÇ SOHBETİ



Ne zaman işine, hobisine kendini tamamen veren, bu meşguliyeti sırasında zamanı unutan, o alanda parlayan birilerini görsem, bir hareketliliktir başlıyor zihnimde. Hem alanı daha yakından tanımak, hem de o kişinin hikayesini dinleyip yazmak istiyorum...  Okuduğunuz yaşamboyu öğreniyorum blog’unda, 3 yıla yakın süredir, ilgi alanlarını ciddiye alan, hobileri ile özdeşleşen kişilerle yoga, astroloji, basketbol, kuş fotoğrafçılığı, doğa yürüyüşü rehberliği, Türk mutfağı ve Japonca öğrenme hakkındaki sohbetlerimizi paylaşmaya çalıştım.

Bu yazımın konusu ise Satranç. 10 yaşında satranç ile tanışan sanatçı Mehmet Kızılkaya’nın, satranç yolunda, oyunun kişisel gelişimine, meslek hayatına katkısı ve hatta satranç sevgisi ve çalışmalarının vardığı noktada, onun satranca katkısı diyebileceğimiz, "piknik satrancı" yaklaşımı hakkında konuştuk. Bu arada, satranç yazmam için esin veren, aynı zamanda bu görüşmeye vesile olan, Ankara’daki camiadan bir başka satranççı olan arkadaşım Mehmet Fahri Ercan’a da desteği için teşekkür etmek isterim.


Siyah Beyaz yakışır Satranca ! 

İsmi üzerinde bu denli itibar halesi olan başka bir oyun var mıdır bilmiyorum. Düşünmeyi, odaklanmayı zevk edinen “beyin sporu”, “analiz sanatı” kabul edilen Satranç, zaman ve mekanın gücüne karşı cazibesini yitirmemiş bir eski oyun.

Satrancın, yakın geçmişte, soğuk savaş yıllarında ABD ve SSCB çekişmesinde, simge bir üstünlük kazanma aracı olarak dünya kamuoyunda yarattığı yaygın heyecan artık kalmasa da, Dünya şampiyonluk maçları, insan-yapay zeka ya da yapay zekalar arası karşılaşmalar insanların ilgisini çekmeye devam ediyor. Tutkunları, meraklıları içinse, böyle şeylere zaten ihtiyaç yok, ayrı bir dünya var orada...


2018 Dünya Satranç Şampiyonası



Magnus Carlsen ve Fabiano Caruana

Satranç üzerine konuşup yazmayı benim için ayrıca çekici kılan biri psikolojik diğeri güncel 2 sebep var. Birincisi uyaranı, dikkat dağıtanı zengin hayatlarımızda kendini oyalamak, eğlendirmek için hep yeni birşeylerin peşinde olan günümüz insanına karşı satrançseverin dış dünyayı unutup kendini tümüyle bir sonraki hamleyi düşünmeye veren, odaklanabilme başarısı.

Diğer sebep ise, yapay zeka tarihinde en çok çalışılan oyun olma özelliğini taşıyan bu kadim oyunun geleceğe dair makine öğrenimi, otomasyon, iş piyasası gibi alanlarda öncü işaret veren alan olarak görülmesi. Şöyle ki, geçen yıl bu zamanlar, Google’ın geliştirdiği Yapay Zeka AlphaZero, “dört saatte” makine öğrenimi, kendi öğrenme tekniği ile satranç öğrenip, dünya satranç şampiyonu olan, tüm insanlık tarihi boyunca oluşturulan satranç bilgisi ve daha fazlasına sahip Stockfish programını yenmeyi başardı. Ardından tarihçi yazar Yuval Noah Harari bu yıl yayınladığı “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” kitabında, satrançtaki bu çığır açıcı karşılaşmaya değinerek, insan makine işbirliğinde, insan zekasının değerini kaybetmesi tecrübesinin, gelecekte daha yaygın bir biçimde, bankacılık, tıp gibi diğer sektörlerde de yaşanabileceğine dair satrancın işaret verdiği konusunda tarihe not düştü.

İnsan yaratıcılığının makineye karşı gözden düşeceği distopya zamanları gelmeden, öğrenmeyi hala insanın alameti farikası saydığımız günlerimizde insanın öğrenme, kendini geliştirme yolculuğuna tanıklık etmenin güzelliğini yaşayalım o halde sohbetimizle... Dünyaca tanınan büyük ustalardan Alman Siegbert Tarrasch 1935 te “Satrancın insanı aşk gibi müzik gibi mutlu etme gücü var.” derken, bu mutluluğu yaşamanın tek yolunun onu bizzat yaşamaktan, tecrübe etmekten geçtiğini kastetmiş olsa gerek… o nedenle sözü daha fazla uzatmadan Mehmet Kızılkaya’ya verelim…

YBÖ: Satranca gönül vermiş, ulusal, uluslararası yarışmalara katılmış bir oyuncu olarak, satranç oyununu tanıtır mısınız, satranç sizin için ne ifade ediyor, ne hissettiriyor?

MK:​ Satranç birbirini takip eden 32si beyaz, 32si siyah toplam 64 kare üzerinde, 16sı beyaz, 16sı siyah toplam 32 taşla oynanan bir oyundur. Güzel durumları tasarlamayı içerdiği için sanatsal, bilimsel metottan yararlandığı ve bir teorisi olduğu için bilimsel olduğu söylenebilir. Satranç 20. yüzyılda spor olarak da kabul edildi ve bugün dünyanın her yerinde pek çok yarışma düzenleniyor. Yarışmalara katılıp dereceler kazansam da, çocukken gözyaşı döksem de, satranç bugün benim için yarışma-kazanma bağlamında bir tatmin aracı değil. Belki de en büyük başarım budur. Ben bugün satranç oyunundaki yolculuğu, geliştirilen stratejileri - karşı stratejileri ve satrançta kullandığımız düşünme metodunu seviyorum. Satranç oyunu boyunca Tez-Antitez-Sentez sürekli işliyor, bu bakımdan satranç oyununu felsefi bir diyaloğa da benzetebiliriz. Şair İlhami Çiçek, Satranç Dersleri adlı eserinde satrancı şöyle betimlemiş:

‘‘uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş 
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu”



YBÖ: Çok güzel. Bir o kadar da, oyun hakkında merak uyandırıyor dizeler. Belli ki oyun kendini verenler için derin deneyimler yaşatıyor. Bu bilinç düzeyinde hissetmek için emek vermek, ilerlemek için çabalamak gerekiyor olmalı. Satranç alanında kendinizi geliştirme tecrübenizden bahseder misiniz?


MK: Satranca 10 yaşımda, 1992 yılında Türkiye Eğitim Derneği’nin Kızılırmak Sokak’taki lokalinde başladım. O yıllarda ne internet, ne de satranç yazılımı vardı. Az sayıda kitap ve eğitmenimizden aldığım dersler sayesinde biraz ilerledim. Satrancı sevdim, grubumdaki diğer çocuklara göre başarılıydım, ancak ilk yarışmamda, resmi olmayan maçlarda yendiğim arkadaşlarımın hepsine yenildim. Çok üzüldüm, ağladım, satrancı bırakmak istedim, ama ailemin de desteğiyle devam ettim.

Sonrasında çeşitli başarılar elde ettim. Kendi yaş grubumda il birincilikleri kazandım, 1996’da Türkiye Şampiyonu oldum. Yetişkinler kategorisinde, 18 yaşımda tam puanla Ankara Şampiyonu oldum. Bu başarı hala aşılmamıştır. Takım olarak Üniversiteler arası Satranç Şampiyonu olduk. TED takımıyla Türkiye Satranç Ligi’ni kazandık. Üniversitedeyken satrançtan bir süreliğine koptum, ancak satrancı sevdiğim için geri döndüm. Okulu bitirdikten sonra yurtdışında çeşitli yarışmalara katıldım. Çok üst düzey olmayan çeşitli yarışmalarda dereceler elde ettim.


Satranç Günleri


YBÖ: Satrancın konsantrasyon, hızlı düşünme, hafıza, geometrik görme gibi becerileri geliştirdiği, bir tür beyin sporu olduğu kabul ediliyor. Size göre, satranç kişinin zihinsel süreçlerini etkiliyor mu ya da bir başka deyişle insanı etkileyen, dönüştüren bir yönü var mı?

MK: Bu bağlamda çeşitli çalışmalar var, ama ben kendi adıma satranç oynamasaydım odaklanma becerim daha düşük olurdu, daha yavaş düşünürdüm gibi bir iddiada bulunamam. Bu kıyaslamayı yapmak için bir kontrol grubum, yani satranç oynamamış bir ben yok ortada. Kendi adıma emin olduğum kazanımlardan bahsetmek isterim.

Şu an kimya sektöründe faaliyet gösteren bir firmanın ortağıyım, profesyonel bir satranççı olmadım, ama satrançta öğrendiğim düşünme metodunun bana faydalar sağladığını söyleyebilirim. Metodu şöyle özetleyebilirim: Karar verirken, öncelikle durumu en doğru şekilde analiz etmeye, tehditleri, fırsatları, avantajları, dezavantajları tespite çalışıyorum. Sonrasında eldeki kaynaklara en uygun uzun vadeli planı-stratejiyi bulmaya gayret ediyorum. Strateji kısa vadede çeşitli durumlarda sınanıyor. Birçok problemle karşılaşılıyor. Bunları çözmek gerekiyor, eğer problemin çözülemeyeceği bir durum oluşmuşsa ya da strateji başarıyla tamamlanmışsa yeni bir plan oluşturmak gerekiyor. Bu metot iş hayatında çok geçerli.

Satranç ufkumu da genişletti. Bunda satranca başladığım dönemdeki satranç ortamının da etkisi var. Henüz on yaşında bir çocukken TED’in Satranç merkezinde ressamlarla, üniversite profesörleriyle iletişim kurabiliyordum. Sanatla ilgili resmi bir eğitimim olmamasına rağmen kendimi yetiştirdim ve Floransa’da sergi açan, eserleri Londra’da, Tokyo’da sergilenen bir sanatçı oldum. Floransa’da yeni bir akım olarak profesörlerce onaylanan Sisli Sanatı satrançla ilgilenmesem ortaya koyabileceğimi sanmıyorum. Sisli Sanat günümüzü ifade etmek için en uygun aracı ararken ortaya çıktı. Camı ve sadece gri rengi kullandım, görüntüleri gölgeler halinde camın arkasına hapsedip,gözlemciyi de bir yansı olarak esere yerleştirdim. Sisli Sanat sadece gri renkle meydana getirilse de umutsuzluğun ifadesi değildir. Grinin içinde tüm renkler bulunur.


Sisli Sanat - Aydınlatma Direkleri

Satrançta kazandığım bir diğer yetiyse alınan darbelerden sonra hayata devam edebilme becerisidir. Bunu daha çocukken kazanmıştım. Dünya Şampiyonu da olsanız onlarca yüzlerce oyun kaybedersiniz. Kaybedilen, hem de tam kazanacakken kaybedilen oyunlardan sonra üzüntünüzü geride bırakıp, yeni oyuna en güçlü şekilde çıkmak zorundasınızdır. Satranç insana kayıp ve düşüşlerin hayatın bir parçası olduğunu çok hızlı bir şekilde öğretiyor.

YBÖ: Satrancı, Dama, Go gibi strateji oyunları ile kıyaslayacak olsanız ne söylersiniz.

MK: Bu konuda objektif bir yanıt vermek için ya üç oyunu da çok iyi bilen bir yapay zeka, ya da hiç bilmeyen bir filozof olmak gerekir. Örneğin Fransız filozof Deleuze’ün meşhur go-satranç kıyaslaması vardır. Deleuze, devlet aygıtını ve savaş makinesini karşılaştırmak için satranç ve go örneklerini verir. Ona göre satranç taşlarının oyunu bir devletlilik ya da saray oyunudur. Satranç taşları kodlanır. Taşlarda, hareketleri, durumları ve çarpışmaları meydana getiren iç özellikler vardır. Buna karşın, Go’nun piyonları tane (pastil), aritmetik birimlerdir. Kolektif anonimden başka bir işlevleri yoktur. Go’nun piyonları özneleşmemiş bir makinesel düzenlemenin ögeleridir. İç özellikleri yoktur. Satranç bir savaştır, ama kurumsallaşmış, kodlanmış ve kurallaştırılmış bir savaş. Go’nun özelliğiyse, cephesi, kavga çizgisi olmayan bir savaş oluşudur. Tamamen stratejidir. Satrançsa göstergebilimi. Satrancın mekanı kapalı ve ekonomiktir. Go’daysa herhangi bir noktadan, orta noktaya aniden yayılmak söz konusudur. Go'da hareket, başlangıcı sonu olmayan sürekli oluşan bir şeydir. Satranç mekanı kodlar yani çizikli, pürtüklü kılar. Go ise yersizleştirir, onu kayganlaştırır. Bu noktada, Deleuze’ün göremediği detay, satrançta oluşan kaygan zeminlerdir. Taşlar arasındaki güç farklılıklarının önemini yitirdiği pek çok durumla karşılaşırız.

YBÖ: Satrancı evrensel bir oyun gibi algılıyoruz ama satranç kültürü yönüyle Türkiye’de ve dünyada neler gözlemleniyor.

MK: Yazılan notaların dünyadaki tüm müzisyenlerce aynı şekilde anlaşılması gibi, yapılan tüm hamleler de Afrika’daki ve Antarktika’daki satranççılarca aynı şekilde anlaşılır. Bu bağlamda satranç evrenseldir, ama satrancı oynayan kişiler çağa ve kültüre göre elbette ayrışırlar.
Geçmişte satranç daha saygın bir etkinlikti. Örneğin Dünya Satranç Şampiyonu Lasker, Einstein’ın arkadaşıydı. Prokofiev, Shostokovich gibi ünlü müzisyenler, Duchamps gibi sanatçılar satranç çevrelerinde yer alıyorlardı. Günümüzde ise satranç giderek popüler kültüre eklemlenir oldu. Bugün Dünya Satranç Şampiyonu’nu, Real Madrid’in Stadyumu’nda basına poz verirken görüyoruz.

2000li yıllardan önce Türkiye’nin tek büyük ustası vardı. Bugün 13 büyük ustası var. Oyun seviyesinde ve oynayan kişi sayısında bir ilerleme, bir artış oldu. Satranç okullara ders olarak girdi. Bununla birlikte bir yozlaşma da söz konusu. Bu satrancın sadece popüler kültüre eklemlenmesiyle ilgili değil. Çok detaya girmeden şunu diyebilirim ki; Türkiye’de satranç camiasında liyakate çok önem verilmiyor.

YBÖ: Makineye karşı oynama, yapay zekâ konusu satranç alanında yıllardan beri çok ilgi topluyor, heyecan verici karşılaşmalar yapılıyor. Nasıl başladı bu iş, güncel, önemli oyunları satranççı gözüyle değerlendirir misiniz?

MK: Satrancın Hindistan’da ortaya çıkışından günümüze gelene kadar medeniyetin titreştiği yerlerde parladığını görüyoruz. Kurtuba’da, Rönesans İtalya’sında bu böyle olmuştur. Teknoloji devrimi ve bilgisayarların ortaya çıkışıyla da durum değişmemiştir. 

Alan Turing’den bugüne gelene kadar pek çok değerli bilim insanı yapay zeka çalışmalarında satranca yönelmiştir. IBM Deep Blue’nun 1997 yılında Kasparov’u yenmesi bir dönüm noktasıdır, ancak saniyede 200 milyon hamle hesaplayan bir yazılımın dakikada on-onbeş hamle hesaplayabilen Kasparov’u ancak şaibeli bir biçimde 3.5-2,5 yenebilmesi yazılımın hala büyük eksiklerinin olduğunu göstermektedir. Kimileri bunu stratejik düşünme becerisi eksikliği olarak ifade etmişlerdir.

Satranca dair hiçbir kodu olmaya Google’ın Alpha Zero öğrenebilir yapay zekâsının Dünya Satranç Yazılımlararası Şampiyonu Stockfish’i Aralık 2017'de açık farkla yenmesi ise ayrı bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

1997 
Kasparov IBM Deep Blue'a Karşı 

2017
 Stockfish 8, AlphaZero'ya Karşı

YBÖ: Yapay zekânın kapasitesi, insan yaratıcılığı karşısında şansı, makine öğrenimi/machine learning özelliğinin hayatımızda ne gibi gelişmeleri tetikleyeceği başta fütüristler, bilişimciler herkesin kafasını kurcalıyor, bu konuda düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

MK: Yapay zeka hafıza ve hesaplama bakımından insanın zaten çok ötesindeydi. Google’ın Alpha Zero yazılımı ise bize yeni bir şey gösterdi. Yapay zeka kendi başına öğrenebiliyor ve bugüne kadar yazılmış en iyi satranç programını rahatlıkla yenebiliyor. Bana kalırsa yakın gelecekte yapay zekâ çeşitli tarzlarda beste ya da resim yapabilir. Görüntüleri arka arkaya sıralayarak film, sözcükleri sıralayarak iki yüz dilde şiirler yazabilir. Benim bugün merak ettiğim, yapay zekânın Rönesans sanatçılarının yaptığı gibi, resimde ışığı gökyüzünden yeryüzüne indirerek, hümanizmi çağıran, değerleri değiştiren eserler ortaya koyup koyamayacağı. Ahlakı da insanlığın sanatsal bir üretimi olarak düşünürsek, yapay zekânın bir ahlakının olup olmayacağı da merak ettiğim diğer bir konu. Biz bugün dünyamızı çıkar optimizasyonu üzerine inşa ettik, bu konuda yapay zekâ nasıl bir değerlendirme yapacak, insanlık yapay zekâyı bu konuda sınırlandırmaya ya da şekillendirmeye çalışacak mı göreceğiz.

YBÖ: Edebiyat, sinema alanında, satranç temalı kaçırılmaması gereken güzel eserler hakkında da konuşmazsak eksik olur söyleşimiz. Sizin favorileriniz hangileri?

MK: Bu soruyla karşılaştıklarında pek çok satranççı hemen Stefan Zweig’ın Satranç adlı eserini dile getiriyor. Ben Zweig’ın eserini Silvester Stallone’nin Rocky I filmine benzetiyorum. Kahramanımız zor şartlardan çıkar ve inanılmaz büyük bir başarı kazanır. Popüler Kültürden hoşlananlar bu eseri okuyabilecekleri gibi Pawn Sacrifice (Şahmat olarak çevirildi) ve Searching for Bobby Fischer (Masum Hamleler) isimli Hollywood yapımlarını da seyredebilirler.

Benim önerim Şair İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri adlı eseridir. Klasik film sevenlere ise Ingmar Bergman’ın Seventh Seal (Yedinci Mühür) adlı eserini öneririm.


Ingmar Bergman 100 Yaşında - Ölümle oynanan Satranç Sahnesi, Yedinci Mühür


YBÖ: Son olarak satranca yeni başlayanlara ya da ilerlemek isteyen oyunculara kendilerini geliştirmeleri için ne yapmalarını önerirsiniz. Geliştirdiğiniz “Piknik Satrancı” yaklaşımını da bu vesile ile paylaşır mısınız?


MK: Ben her konuda ilerlemenin çalışmayla geleceğine inanıyorum. Yetenek bir kapasitedir ve bir kişinin yeteneğine ancak yeteri kadar çalıştıktan sonra karar verilebilir. Büyük bir müzisyene başarısının sırrını sormuşlar; ben günde 12 saat çalışıyorum, 13 saat çalışan benden daha iyi çalar, diye yanıt vermiş.

Türkiye’de satranç dünyasında yaygın olarak kullanılan ‘Çalışsaydım büyük usta olurdum’ tarzı söylemler beni rahatsız ediyor. Herkesin sıkça karşılaştığı ‘Benim çocuğum zeki, çalışmadan da başarılı oluyor’ tarzı söylemleri ise yoz buluyorum. Başarı nedir, okulda sınıfı geçmek mi, yoksa bir aşı geliştirmek, uçak yapmak mı? Sınırlar eksik belirleniyor.*

Bugün satrançta ilerlemek için gerekli tüm kitaplara ve yazılımlara internet sayesinde ulaşmak mümkün. Kaynaklara ulaşıp bunları sistematik bir şekilde takip etmek, oyun pratiği yapıp, oyunları analiz edip hatalardan ders almak faydalı olur. İyi bir eğitmenden ders almak da katkı sağlar. Yaptığımız denemelerde piknik satrancının da faydalı bir çalışma metodu olabileceğini gördük. Piknik satrancıyla birlikte özellikle çocuklar rekabet baskısı olmadan durumu objektif olarak değerlendirmeyi öğreniyorlar.

Piknik satrancı piknikte oynanan satranç değildir. Yeni bir satranç oynama biçimidir. Tek sayıda kişiyle oynanır. Örneğin üç kişiyle oynandığını düşünelim. Birinci kişi ilk hamleyi beyazla yapar, ikinci kişi siyahla oynar, üçüncü kişi beyazla. Sıra birinci kişiye tekrar geldiğinde, birinci kişi bu kez siyahla oynayacaktır. Böylece her oyuncu, hem beyaz hem siyahla oynayacağından oyunda kazanmak ve kaybetmek anlamını yitirir.

Piknik satrancında her oyuncu oyuna elinden geldiğince katkı verir. Kimisinin köfte, kimisinin salata yaptığı, kimisinin şarkı söylediği pikniklerimizi hatırlayarak bu ismi oyunumuza verdik.

Piknik satrancı sırasında konuşmak serbesttir, katılımcılar birbirlerine hamle önerebilirler, ama bu bir analiz değildir, çünkü hamleye sıra kimdeyse o karar verir. Böylece her katılımcıya bir sorumluluk verilir: Oyunun güzelleşmesine katkıda bulunma sorumluluğu, kazanma sorumluluğu değil. Piknik satrancı sırasında şarkı da söylenebilir, dans da edilebilir. Buna katılımcılar karar verirler. Başarı ölçütü kazanmak olmaktan, daha güzel bir dünya için düşünmeye doğru evrilir. Sevgili arkadaşım Can İnce’yle geliştirdiğimiz bu oynama biçimi basında ve dünyanın en saygın satranç dergilerinden NewinChess’te de yer buldu.


Chess Picnic: win or lose, you win!

NewinChess Dergisi 2017/7

YBÖ: Piknik satrancı ile oyunu kayıp ve kazançtan bağımsız hale getirirken, yerine oyunun güzelleşmesine katkıda bulunma, birbirinden öğrenme, farklı estetik paylaşımları tecrübe etmeyi öneriyorsunuz anladığım kadarıyla. Oyunu öğrenme, geliştirme açısından yenilikçi bir tutum, terapi gibi geliyor kulağa. Satrancın toplumsallık yönüne değinmişken, kadın hareketi açısından merak ediyorum, tarih boyunca ya da günümüzde satrancın kadınlar arasında yaygınlığı, oyuna katkısı, yarışmalarda görünümü erkeklerle kıyasen nasıl? 

MK: Türkiye’de ve dünyada kadınlar erkeklerden daha az satranç oynuyor. Bu konuda kadınların yorumlarını almanın daha doğru olacağı kanaatindeyim. Kadınlar adına ahkâm kesen biri olmak istemem. Yalnız şunu söyleyebilirim: Kadınlar satranca kıyasla piknik satrancına daha çok ilgi duyuyorlar.

YBÖ: Piknik satrancı için tasarladığınız www.pikniksatranci.com sitenizdeki satranç metodu ötesindeki insani dokunuş içeriklerde de farkediliyor.  Bu katkıyı yapay zekanın satrançta uzunca bir süre yakalayamayacağını düşünebiliriz en azından sanırım… tüm emekleriniz ve yaşamboyu öğreniyorum söyleşisine katıldığınız için teşekkür ederim.


































































































29 Kasım 2018 Perşembe

"TEMİZ ve YEŞİL SİNGAPUR"'un 50 YILLIK HİKAYESİ


Sevgili ÇöpFit Gönüllüleri*,

Semtimizin, parkın, sahilin, dağbaşlarının temizliğini üstümüze vazife görüp, eğilip kalkıp, çöp topluyoruz ya... yalnız değiliz!

Güney Asya'nın "en temiz", "en yeşil" şehri Singapur'da genç yaşlı ve çocuklu ailelerden oluşan gönüllüler de, çöp toplama günleri düzenliyor.  29 Ekim 2018 tarihli BBC Haberi'ne göre, düzenli katılımcılar arasında bir de bölge milletvekili varmış.



Nee Soon bölgesi milletvekili Lee Bee Wah ayda en az bir kez çöp toplama, temizlik gününe katılıyor, seçmenlerini katılmaları için teşvik etmeye çalışıyor.  (Resim: Tim McDonald) 

Çevreye, doğaya saygısı olan vatandaş, iyilik hareketi olan bizim ÇöpFit'lere, milletvekili, belediye başkanı katılımı olur mu bilmem ama okuduğum haberden hareketle, Singapur'un en temiz, en yeşil şehir olmaya giden yolunu ve bugünkü durumunu aktarıyorum bu yazıda.

Bizler kamusal alanlarda, doğada topladığımız plastik, izmarit, ıslak mendil, teneke kutu, cam şişe, ambalaj kağıdı, çocuk bezi gibi türlü atık için torba yetiştiremezken, habere göre Singapur'daki gönüllüler zaten görece temiz olan yerlerdeki çalıların arasında buldukları tek tük izmarit, mendil gibi az sayıda çöple yetinmek zorunda kalıyorlarmış!  Temizlik görevlilerinin sayısı kabarık olmasına karşın, gönüllü çabalar dikkat çekiyormuş.   

Singapur'da ve Türkiye'de yapılan ÇöpFit arasında fark olması şaşırtıcı değil.  Singapur temizliği ile tüm dünyada nam salmış bir küçük ada, şehir devleti... Dünya Ekonomi Forumu, 2018 yılında, Singapur'u geleceğin teknolojilerine en hazır ülke ve en rekabetçi ekonomi olarak belirledi. Küçük ama etkisi büyük Singapur'un, Asya'nın en temiz şehri sıfatını kazanmasının 50 yıllık geçmişine buyrun. 

1965 yılında bağımsızlığını kazanan ülkenin ilk Başbakanı Lee Kuan Yew, bundan 50 yıl önce 1968'de, 

"Sadece daha hoş bir şehrin peşinde değiliz, daha temiz bir şehrin daha güçlü bir ekonomi yaratacağına inanıyoruz" 

diyerek, bir Ekim ayında "Singapur'u Temiz Tut" kampanyasını başlatmış.  

Singapur'da başlatılan temizlik kampanyasının öncekilerden farkı, para cezalarının toplumsal denetim aracı olarak ilk defa kullanılması. Bugün Singapur hala bu tür para cezalarının katılığı ile tanınıyor.  Şehirde satılan hediyelik eşyalar üzerinde sıklıkla kullanılan A Fine City - Güzel Bir Şehir, İngilizcenin azizliği ile Güzel Bir Şehir aynı zamanda, Para Cezası Şehri anlamına da geliyor.  Çöp ile ilgili küçük ihlal, kabahatler için devlet her yıl onbinlerce dolar ceza yazıyor.




A Fine City - Güzel Bir Şehir (aynı zamanda Para Cezası Şehri)

Temiz ve Yeşil politikası başta, kamu sağlığı mevzuatı, sokak satıcılarının alanlarının düzenlenmesi, kanalizayon sisteminin iyileştirilmesi gibi reformların bir parçasıyken, Başbakan Lee Kuan Yew, ilerledik ama hiçbir başarımız Güney Asya'nın en temiz, en yeşil şehri olma ünvanını almak kadar etkili, ayırıcı olmayacaktır diyerek temiz şehir hedefini hep ayrı bir yere koymuş.



Geçtiğimiz 50 yıl zarfında, 

kamusal eğitim faaliyetleri, yayınlar, kamu spotları, sağlık görevlilerinin konferansları, devletin saha denetimleri,  

70li 80li yıllarda, çeşitli ağaç dikme kampanyaları,

 "temiz tuvalet", "temiz fabrika", "temiz otobüs durağı" gibi başka kampanyalar yapılmış.

En temiz, en kirli dükkan, fabrika, kamu binası, kamu ulaşım aracı gibi yarışmalar düzenlenmiş.     

1976'da "Ellerini Kullan" seferberliği ile öğrenci, ebeveyn, öğretmen, müdür ve diğer devlet memurları haftasonlarında okullarını temizlemişler. 

Daha temiz bir Singapur hareketinin amacı kısmen ekonomik olsa da, yaşam standardının, halkın moralinin yükselmesi, hastalık seviyelerinin düşmesiyle sanayide, turizmde daha iyi ekonomik büyüme için gerekli şartlar ta oluşmuş.

1967 'de adaya gelen turist sayısı 200.000 civarında iken 2018'in ilk üç ayında bu sayı 10 milyonu bulmuş.  Ülkeye giren doğrudan yatırımlarda, yani iş sahası yaratacak kalıcı yabancı sermaye girişinde bugün Singapur dünyada beşinci sırada.

Aktardığım yazıda, bütün bunların çöp, temizlik kampanyası ile olduğu iddia edilmese de, sağlık, turizm gibi alanlarda fayda açık.  Turistler temiz bir şehre gideceğini biliyor, temiz caddeler ise kuralların, denetim mekanizmalarının işlediğine dair bir işaret yabancı yatırımcılara.

Ne kadar etkili bilinmiyor ama şu veya bu şekilde kampanyanın önemi kabul ediliyor.  Çöp karşıtı, temizlik hareketinin, devlet bütçesine maliyeti, 2010-14 döneminde yılda ortalama 3 milyon dolar olarak gerçekleşmiş. Bir devlet için yıkıcı bir rakam değil  

Her sorununu çözmüş gibi görünen Singapur'da, temizlik konusunda bugün tartışılan konu şu, mevcut temizlik aslında ülkenin zenginleşmesi ve düşük işçi maliyetleri ile çalıştırılan işçilerle  sağlanıyor...bu yaklaşım doğru ve sürdürülebilir mi? İstanbul'un Avrupa Yakası büyüklüğündeki şehrin kamusal alanlarının temizliği için yılda en az 87 milyon dolar harcandığı ve bunun değişmesi gerektiğini düşünenler var.  İkinci konu ise cezaların işe yarayıp yaramadığı.

Singapur Ulusal Çevre Ajansı Başkanı Liak Teng Lit'e göre cezalar, kamuyu bilinçlendirme çalışmaları ile beraber işe yaradı.  Ancak "Singapur şu an temiz bir şehir değil, temizlenen bir şehir" diyerek te, çekincesini ortaya koyuyor.  Bugün şehir cezalardan çekinen sakinleri nedeniyle değil artık daha varlıklı hale gelen şehrin çalıştırdığı yüksek sayıdaki temizlik işçisinin sayesinde temiz.  İşte bu nedenle Singapur'da yapılan ÇöpFit'in haber olduğunu düşünebiliriz.  Toplumda, temizlik başkasının işiymiş gibi görülmeye başlayınca, gönüllü faaliyetler değer kazanıyor.  ÇöpFit'e katılan Milletvekili Lee Bee Wah, insanlardaki bilincin ceza kadar önemli olduğunu,  bir görevli ve olaya tanıklık eden en az iki kişinin varlığını gerektiren ceza sisteminin işlemesinin o kadar da kolay olmadığını belirtiyor.  Seçim bölgesinde, 2013'ten beri, temizlik işçileri tatil günü yapılarak, herkesin kendi çöpünü kendi topladığını vurguluyor.  2013'teki ilk etkinlikte gönüllüler 1430 kg. çöp toplarken, 2018'te toplanan çöp miktarı 292 kg imiş.  Lee Bee Wah'a göre gönüllü faaliyetler, toplumun iyiye doğru değişebileceği mesajını veriyor. 

Yüzümüzü Singapur'dan Türkiye'ye çevirirsek, benzer amaçlarla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın 2017 yılında başlattığı “Sıfır Atık”; israfın önlenmesi, kaynakların daha verimli kullanılması, atık oluşumunun engellenmesi veya minimize edilmesi, atığın oluşması durumunda kaynağında ayrı toplanması ve geri kazanımının sağlanması hedefi dileriz başarılı olur, toplumda, kurumlarda karşılık bulur.  

Singapur'un küçük ihlaller, toplumsal aykırılıklar önemlidir yaklaşımı, sosyal bilimci James Q. Wilson ve George L. Kelling tarafından 1982 yılında geliştirilen kırık camlar teorisi yani kırık bir cama karşı toplumda, sistemde herhangi bir tepki, yaptırım yoksa başka camların kırılmasının da aynı tepkisizlikle karşılanacağı mesajı verilmiş olur ki, sonuçlar olumsuz manada katlanıp büyüyebilir görüşü ile uyumlu görünüyor. Bugün olmaması gereken yerde bulunan bir çöp parçasına göz yummak, yarın başka türlü sıkıntıların habercisi olabilir gibi... Aslında bu konuları, sosyal psikoloji, sosyoloji alanında çalışan bilim insanlarına danışmak, konuyu enine boyuna tartışmak gerekir. Bir sonraki yazımızda da bu dileği gerçekleştirmek ümidiyle, hoşçakalın...


* Sağlık için yürüyüp koşarken, elindeki poşete gördüğü çöpleri toplayıp, temiz bir çevreye katkıda bulunayım, parkım, sahilim, yeşil alanlarım pırıl pırıl olsun diyen, gezegeni, memleketini, sokağını sahiplenen, atılan her adıma, yerine ulaşan her çöpe değer veren, şikayete, öfkeye teslim olmayan, çözümün parçası olmayı seçen HER ÇÖP, HER ADIM FARK YARATIR diyen gönüllü grup.




23 Kasım 2018 Cuma

TOLSTOY’UN BİSİKLETİ 2.0


  

TOLSTOY’UN BİSİKLETİ 2.0

"Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."

Okuyan herkese dokunacak bu satırlar, tüm zamanların en büyük roman yazarlarından biri sayılan Lev Tolstoy (1828-1910)’un Anna Karenina’sının ilk cümlesi ve hatta kimilerine göre (1) edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesinden biridir.

Büyük yazar daha ilk cümlesinden, mutluluk kadar mutsuzluğun da, aile yaşamının normali olduğunu ve hatta daha da ilginç olduğunu, ilan ediyor okuyucusuna. İşin ilginç tarafı sadece Anna Karenina’nın değil, edebiyat tarihçilerine göre kendisinin de hayatının son döneminde, örneği az rastlanan mutsuz bir özel yaşamı olmuş. Tolstoy üzerine yazmanın sebebi edebi dehası değil, “bisikleti” aslında... Bisiklet sürmeyi öğrenme hikayesi… Öyle bir hikaye ki, hangi yaşta olursa olsun, öğrenmenin insanı iyileştirme, hayata bağlama gücünü simgeleştiren bir yaşam kesiti okuyacağınız… Ardından Tolstoy’un bisikletini kenara bırakıp, kendi bisikletimize ya da hayalimizdeki bisiklete binip, bisikletin bugününe bi bisiklet turu yapacağız.  Eskilerin deyimiyle bir "velospit" uzmanı olmasam da bisikleti, kültürünü, bu alandaki çağdaş eğilimleri keşfetme hevesimi size bulaştırma denemesinde bulunacağım bu yazıyla.

Tolstoy ve bisikleti ile başlayalım o halde… Tolstoy 67 yaşında 7 yaşındaki oğlu Vanichka’yı kaybeder ve yaşadığı derin üzüntüden çıkmasına yardımcı olması için Moskova Bisikletseverler Derneği, yazara bir bisiklet hediye eder. Tolstoy, evladının yası ve 67 yaşı bir yana, kendini bu işe verir ve günlük işlerini bitirir bitirmez, köylülerin şaşkın bakışları altında her sabah evinin bahçesi boyunca bisiklet sürer…

Eh işte öğrenmenin yaşı yok biliyorsunuz, türünden basmakalıp girmeyelim bu sıra dışı hikayeye… hele bir de, 1895 yılının Rusya’sında, Avrupa değil bahsettiğimiz, bembeyaz, uzun sakalıyla Tolstoy’un iki teker üzerinde dengesini bulmaya çalışması, tek kelimeyle etkileyici… Bugüne uyarlamaya çalışıyorum zihnimde, biraz haksızca olacak tabii onca modernite algısı var arada ama olsun biz yine hayal edelim... Seksenlerine merdiven dayamış babalarımızın, dedelerimizin segway’in üstüne çıkması gibi göründü gözüme.., ve hatta daha zor dengeyi bulmak açısından.

Yaşına başına bakmadan giriştiği işi eleştirenlere karşı Tolstoy’un şöyle dediği rivayet olunur.

“Payıma düşen neşeyi, tasasızlığı yaşamanın hakkım olduğunu hissediyorum ve bir çocuk gibi kendinden memnun olmanın yanlış bir tarafı olamaz.”

Çocukluğumdan beri bisiklet sürmekten çok keyif aldığımdan, Tolstoy’un coşkusunu anlamak hiç te zor değil… Mümkün olan en yalın, az donanımlı halinizle, en yüksek seviyede rüzgarı, toprağı, kokuyu hissederek özgürce süzülüyorsunuz...

Yaşamboyu öğrenme ideali için yazarken, öğrenme yollarında rastladığım bu hikayeye kendimce bir not düşmek istedim.  “Bu yaştan sonra olur mu” demeden yeni öğrenmeler yoluyla insanın kendini bulmasına, fark etmesine ve hatta çocuk gibi mutlu olmasına engel yok demek ki…

Gelelim 2018’in bisiklet dünyasına… kimine göre özgürlük, kimine göre spor, eğlence, çevrecilik ile anılan bisiklet, modern çağın ilk hareketlilik aracı olarak 1817 yılında Karl Drais tarafından icadından bu yana 200 yaşını geride bıraktı ve biliyoruz ki modası hiç geçmedi.  Hatta kimilerine göre bisiklet bugün altın çağına hazırlanıyor... Fazla iddialı bulduysanız, bisiklet dünyasının kapısını biraz aralayıp, ülkemizde, dünyada olan bitenden hazırladığım "bisiklet sepeti" ne bir göz atın, varın öyle verin kararınızı.  Ne de olsa, merak duygusunu kaybetmeden, gözlerini, kulaklarını iyice açan, bilginin güç olduğunu farkedenleri, dünya da fark eder, farkedilmek isteriz değil mi… 


67 yaşındaki Tolstoy'un Bisikleti Öğrenme Günlerinden, 2018'de Paylaşımcı, Dönüşümlü Kullanılan Yeşil Bisiklet Dünyasına...

Dünya Bankası’nın tahminlerine göre şu an dünyada iki milyar adet bisiklet var. 2050 yılı itibariyle bu sayının beş milyara ulaşacağı düşünülüyor (2). Sayısal artış dikkat çekici ancak asıl dönüşüm yine teknoloji etkisi ile gelecek gibi. Görünen köy kılavuz istemez, 2050 yılında dijital teknolojinin yaygınlaşmasıyla daha fazla kullanıcı verisi, daha entegre bilgi sistemleri ile bisiklet kullanımının daha “akıllı” hale geleceği öngörülüyor. Daha akıllıdan kasıt, ulaşım ağlarına, akıllı şehir sistemlerine bisiklet kullanım verilerini entegre ederek, ulaşım, planlama uzmanlarının bu verileri kullanması, sürücülerin daha az trafikle, güvenli, ihtiyaçların kolay giderildiği yollarda seyretmesi hali… 

Teknoloji dokunuşuyla, 200 yaşındaki bisiklet medeniyetinde yeni sayfalar geliştirilmeye çalışılıyor. Tüm bunlar insanın hayalgücü, emeği, işbirliği ile gerçekleşebilecek idealler.  Bunun için de, birçok ülke bisiklet kullanımını daha güvenli, cazip bir ulaşım aracı haline getirmek, çevreci politikaları desteklemek için stratejik politika belgeleri, eylem planları hazırlıyor. Şehirde, kırsalda bisiklet kullanımı, elektrikli bisiklet kullanımı artsın isteniyor. Örnek mi istiyorsunuz, Almanya, 2020 Ulusal Bisiklet Planı (3) ile strateji, altyapı, güvenlik, iletişim, bisiklet turizmi, elektrik hareketlilik, diğer ulaşım seçenekleriyle bütünleşme, yol güvenliği eğitimi konusunda kurumlarının atacağı adımları, işbirliğini belirliyor.

Ülkemizde ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın belediyelerle işbirliğiyle yürüttüğü "Bisiklet Yolu Projesi"ni biliyoruz. Projede, Sakarya ve Konya pilot il seçilmiş ve trafikten kaynaklanan hava kirleticilerin azaltılması, bisikletin ulaşımda yaygınlaştırılması için yol haritaları kullanılarak, karbon yoğun ulaşımın azaltılması hedefleniyor.

Diğer taraftan, Uluslararası Bisiklet Birliği'nin (UCI-Union Cycliste Internationale) Herkes için Bisiklet Manifestosu (4)  da bisiklet kullanımının, dünyanın her yerinde, karşılaşılan hava kirliliğinin azaltılması, trafik sıkışıklığının engellenmesi ve halk sağlığının iyileştirilmesi gibi acil sorunlarla mücadelede yardımcı olabileceğini söylüyor.  Yine UCI’nin desteğiyle yapılan bir araştırmada, ulaşımda motorlu araçlardan bisiklete geçişin, 2050 yılına kadar 25 trilyon ABD Doları altyapı tasarrufu sağlayabileceği tespit edilmiş.

Bu satırları yazdığım Mayıs 2018 sıralarında, Frankfurt’ta Alman Mimari Müzesi'nde


“Ride A Bike Reclaim the City”  
sergisi (21 Nisan -2 Eylül 2018) ile 
“Bir Bisiklet Kullan, Şehrini geri iste, geliştir ve medenileştir, yeniden kullan” 

mesajı veriliyordu.  Serginin amacı daha çok insanı bisiklet kullanmaya ikna etmek için bisiklet trafiğinin, gerekli altyapının şehir planlaması ile en iyi nasıl birleştirilip bütünleştirileceğine dair dünyadan projeleri paylaşmak.  İnsanın yüzünü güldürüyor böyle projeler.. herşeye rağmen insanoğlundan ümidi kesmemek lazım.

Devletlerin, uluslararası kuruluşların politika ve öngörülerinden sonra direksiyonu/gidonu bisiklet sepetimizdeki diğer konulara çevirerek, bu harika icadı keşfetmeye devam edelim.

Bisikletini Tanı !

Bisikletin kendisiyle başlamak, onu her bir parçasıyla tanımak (5), yeri geldiğinde bakımını, tamirini üstlenmek yani dilinden anlamak iyi bir başlangıç olabilir.


-Güvenlik Olmazsa Olmaz-

Bisikletimizle yollara düşmeden önce en önemli konu güvenlik elbette.  Bisiklet sürüşü ile uyumlu yolların, geçiş noktalarının tasarlanması, bisiklet altyapılarının yol düzenlemelerine entegre edilmesi, trafik kurallarına, bisikletlilere saygı gösteren toplumla başlayan güvenlik konusu kask takmak, bisiklet sürerken işaretlerle haberleşmeyi bilmeye kadar gidiyor.   Kollarımızı kullanarak, "dönüş", "dur", "geçiş izni", "tehlikeli nesneden korunma", "yavaşla", yol çukuruna karşı uyarı işaretleri ile hem kendimizi hem de grup sürüşü yapıyorsak diğer bisikletlileri potansiyel tehlikelerden korumak mümkün. (6)

Bisiklet adabı, saygı demişken, sözümüzü balla kesip, iki bisikletlinin karşılaşması halinde nezaket icabı yapacağı, gülümseten bir selamlaşma örneği size.

“Mesela bisikletinize binmiş gidiyorsunuz. Karşıdan tanımadığınız birisi de aracı ile geliyor. Bir boru sesi ya da çıngırağın uzun bir ahengi ile onu selamlamak mecburiyetini hissedersiniz. Bazen selam ile kalmayıp çark ederek ya da manevra yaparak, beraberce yola devam edersiniz. Bu suretle sohbet edip ahbap olursunuz. Yahut her ikiniz de inerek ‘nereden teşrif?’, ‘Siz ne cihete yahu?’ gibi kelimelerle konuştuktan sonra, makinelerinize binersiniz.” 

Alıntı çok özel bir kitaptan, 1900 yılında Türkiye'de bisikletle ilgili yayınlanan ilk kitap olan Ahmed Tevfik’in “Velosiped ile Bir Cevelan (Gezinti)” adlı eserinden (7). Kitap, İstanbul ile Bursa arasındaki bisiklet gezisini anlatan bir seyahatnamedir ve Osmanlı döneminde bisikletli iki gezginin yolculuğunu, gözlemlerini aktarır.

Okuduğunuz diyalogda insanı gülümseten, içini ısıtan, kullanılan kelimeler, üslup mu yoksa artık uzak bir geçmişte kalmış gibi gelen ancak yavaş bir ritimde tecrübe edilebilecek insanların birbirine kulak vermesi mi karar veremedim. Ama bisikletin bu tür bir insani sıcaklığı, dostluğu desteklediğine eminim.

Pedalla Karbon Ayakizin Düşsün ya da -İklim Değişmesin Sen Değiş -

Güvenli, medeni şartlarda bisikletini kullanmasını dilediğimiz bisikletseverler sadece sevdiği bir sporu yapmakla kalmıyor, ulaşım için bisikleti, motorlu taşıtlara tercih ederek, aynı zamanda hava kirliliğinin, çevreci diliyle karbon ayak izinin azalmasına da yardımcı oluyor. Sırf bu sebepten bile hepimizin bu insanlara saygı borcu var. Bu arada meraklısına ya da duymayanlar için karbon ayakizi, bir kişi ya da kurumun, her türlü yaşamsal profesyonel faaliyetini sürdürürken ürettiği karbondiosit (CO2) miktarına dair yapılan bir ölçüm anlamına geliyor. Karbon ayak izinizi büyük ölçüde elektrik, petrol, doğal gaz kullanımınız, otomobil, uçak yolculuklarınız belirliyor. Ulaşımda motorlu taşıtlar yerine bisiklet kullanarak fosil yakıt tüketmediğiniz için karbon salınımını, ayakizini düşüren çevre dostu bir seçim yapmış oluyorsunuz.

Ancak, şehirde ya da kırsalda ulaşım amaçlı bisiklet sürüşü fiziki dayanıklık bakımından herkesin harcı olmayabilir. Bu noktada "elektrikli bisiklet" ile teknoloji yardıma yetişiyor. Son yıllarda bisikletin en önemli gelişmelerinden sayılan elektrikli bisikletlerle şehirde pedal çevirmeden gidebilmek mümkün ya da dağ bisikletinde pedal çevirirken destek alabiliyorsunuz. Zorlu yokuşlar, dizinde sıkıntısı olanlar için büyük rahatlık. Dilerseniz bisikletinizi elektrikli bisiklete çevirmeniz de mümkün. Elektrikli bisikletin bisikleti daha çok insanla buluşturması bekleniyor.

Şehirdeki bisiklet turumuzu biraz da pistlere yani pist bisikleti yarışlarının yapıldığı "veledrom"lara ya da dünyaca ünlü "Tur"'lara çevirelim. Pist yarışları demişken, hayatımda ilk defa bir bisiklet yarış pistini 1985 yılında Konya'da görmüştüm. Modern, sportif bir estetiği, profesyonel bir havası vardı Konya'da gördüğüm pistin. Başkent Ankara'da görmediğim tesisi Konya'da görmek çocuk aklımla beni şaşırtmıştı. Ancak şehrin genelinde gördüğüm bisiklet kullanımından, Konya'nın bisiklet için özel bir şehir olduğunu yavaş yavaş farkettim. Konya'nın "Türkiye'nin Bisiklet Başkenti" sayıldığını ise sonradan öğrenecektim.

1985 yazında Konya'da geçirdiğim 3 ay kendi bisiklet tarihim açısından da özel bir dönem olmuştu. 18, 11 ve 9 yaşında üç kardeş, o yaz bir "Pinokyo"'yu dönüşümlü ya da aynı anda, bir de tıp fakültesi kazanma hediyesi olarak yeni alınmış metalik gri "Bisan" yarış bisikletini dönüşümlü (küçükler olarak sıra geldiğinde ancak ayakta kullanabiliyorduk) ya da üçümüz birlikte sürmenin keyfini çıkarıyorduk.

Konya'ya geri dönersek, Konya Bisiklet Sporunu Kalkındırma Derneği’ne göre Konya’da bisiklet sporunun 1920’lerde başladığı ve 1923’den itibaren de bisiklet yarışlarının yapıldığı belirtiliyor. Ülkemizdeki İlk veledrom 1949’da Konya’da yapılmış. Velodrom oval biçimde, dış kenarı yüksek olacak biçimde içe doğru (12-55 derece) eğimli yapıdadır. Köşeleri hızla dönen yarışçılar bu eğim sayesinde savrulmaktan kurtulurlar. Açık pistler beton ya da asfalt, kapalı pistler ise genellikle ahşap yüzeylidir.(8) Bugün Türkiye'de bisikletseverler açık, kapalı pist/veledromun her türlüsüne hasret, umarız kısa zamanda özellikle sporcular bu tesislere kavuşur.

Güzel gelişmeler de var bu arada. Türkiye'de bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması için hedeflenen Kopenhag sistemi kapsamında pilot il seçilen Konya'da, daha önce bisiklet yolu için belirlenen 2023 hedefinin şimdiden aşıldığını öğreniyoruz. Yaklaşık 500 kilometre bisiklet yolu olan kentte, 2023 için yeni hedef "1000 kilometre bisiklet yolu". Konya Büyükşehir Belediyesi ayrıca Kopenhag gibi bisiklet parkları, bisiklet sinyalizasyonu, bisiklet yolları ve bisiklet kullanma kültürünü geliştirmeye çalıştıklarını belirtiyor. (9)

Bu arada yarışlarla ilgili son olarak, Uluslararası Bisiklet Birliği'nin kabul ettiği sekiz bisiklet disiplinini de anmadan geçmeyelim, belki birgün lazım olur… Yol (road), pist (track), dağ bisikleti (mountain bike), BMX (BMX), para-bisiklet (para-cycling), cyclo-cross (cyclo-cross), trials (trials) ve iç mekan bisikleti (indoor cycling).

Gelelim Tur'lara...Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'na, Fransa, İtalya, İspanya , Avustralya Turlarına... Türkiye Bisiklet Federasyonu'nun düzenlediği, 1963 yılında “Marmara Turu” adıyla başlayan ve 1966'dan beri de Cumhurbaşkanlığı himayesinde, uluslararası nitelikte, dünyanın tek kıtalararası bisiklet turu organizasyonu olan Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'na... 54'üncüsü, 9-14 Ekim 2018 tarihlerinde gerçekleştirilecek Tur'da, 2017'de mücadele eden 13 takımdan 104 bisikletçi, 1025 kilometre boyunca pedal çevirmiş.  2017 yılı  önemli çünkü Uluslararası Bisiklet Federasyonu-UCI, Tur'u  "World Tour"- Dünya Turu kategorisine yükseltmiş, gelinebilecek en ileri aşamayı temsil ediyor sporcular için.  Bu kategoride bir yarışa, sadece Dünya Takımları (Dünyada 18 takım var bu nitelikte) ve Profesyonel Kıta Takımları katılabiliyor (27 takım). Ülkemizde bu düzeylerde takım bulunmadığından Milli Takım ile temsil ediliyoruz. 

Dünyanın en itibarlı ve zor bisiklet yarışı kabul edilen "Tour de France", Fransa Turu'ndan bahsetmeden bisiklet sepeti eksik kalır.  Uluslararası planda, 1903'ten beri Fransa'da yapılan Tour de France en prestijli ve en zor bisiklet yarışı olarak kabul ediliyor. Diğer önemli yarışlar arasında İtalya Turu, Giro d’Italia ve İspanya Turu Vuelta a España sayılabilir.

Görünüşte kategoriler, sporcuların kalitesi, medyanın takibi aynı olsa da, Tour de France'ın yeri ayrı sayılıyor.  Tura özgü bazı ayrıntılar şöyle... Zamana karşı yarışlar ve zorlu yokuşları, dağ etapları ile sporcular için atletik dayanıklılık, güç testi anlamında... Sporcular davet üzerine yarışa katılabiliyor ve kazanan sarı mayo giyiyor.  Her yıl Temmuz ayı boyunca 3 hafta süren Tur, Paris'te meşhur Champs-Elise caddesinde sona eriyor. Dünyada bisikletseverlerin yakın takibinin yanısıra, Tur, kültürel olarak ta Fransızlar için çok önemli. Tur, yol boyunca yarışları izleyen kalabalıklar, televizyondan takiplerle başlıbaşına heyecanlı bir Temmuz yaşatıyor izleyicisine.  Herşey iyi güzel de, Tour de France dahil, tüm Tur'larda kadın sporcuların katılımı hep bir mesele olmuş. Karmaşık ta bir geçmişi var.  1903'ten beri yapılan Tur'da 2006'dan beri "La Course" adıyla Fransa Tur'una katılmışlar nihayet.  Bir de 2018 için UCI Kadın Dünya Tur'una 3 yeni rota ekleyerek 23 yarış düzenleyeceğini duyurdu.(10) Bisiklet gibi özgürleştirici bir aracın kadın hareketinin öncü isimlerinden Fransız yazar Simone de Beauvoir'ın deyimiyle "ikinci cins"i dikkate alması bir hayli zaman almış. 

67 yaşındaki Lev Tolstoy'un bisiklet sürmeyi öğrenmesinden esinlenerek 2 yıl önce yazdığım Tolstoy'un Bisikleti yazımı günümüz bisiklet dünyası gelişmeleri ile güncellerken başlığı Tolstoy'un Bisikleti 2.0 yapmak istedim. Bisiklete ruh veren yine selesinde oturan insan. O nedenle bisiklette bugünü yakalamaya çalışırken, medyaya yansıyan 3 bisikletlinin haberi ile bu bisiklet turumuzu tamamlayalım istedim. 3 haber de, 3 genç insanın bisiklet üzerinde, 

"umut",
"özlem"
"başarı" 

yolunu anlatıyor.

20 Mart 2018 tarihli habere göre, Konya'nın Akşehir ilçesine ailesiyle birlikte mevsimlik tarım işçisi olarak gelen ve ortadan kaybolan 14 yaşındaki çocuk H.Ç., 5 saat süren çalışmanın ardından Jandarma tarafından ilçeden 29 kilometre uzaklıkta bisikletiyle Şanlıurfa'ya giderken bulundu...  H.Ç. babası İsmail Ç.'ye teslim edilirken, çocuğun neden kaçtığı konusunda bir açıklama yapılmadı. (11)

Çin Yeni Yılında Çin'in Heilongjiang bölgesi Qiqihar şehrindeki evinde olmak için bisikleti ile Rizhao'dan 1700 km'lik mesafe için yola çıkan genç göçmen işçinin 30 gün sonra 500 km yol kattetikten sonra, otobanda kural ihlali yaptığı için polis tarafından durdurulunca harita okuyamadığı için yanlış yöne gittiği anlaşıldı. Çevrekilerin de katkısı ile evine gitmesi için tren bileti alındı. (12)

13 yaşında Konya Çatalhöyük Çumra Belediyespor'da bisiklet sporuna adım atan, yıllar sonra Türk bisikletinin "Altın Çocuğu" olarak anılan Ahmet Örken'in çalışma azmi, yeteneği, bisiklete dört elle sarılması ile gelen Türkiye, Balkan, Avrupa Şampiyonlukları ve nihayet Brezilya'nın başkenti Rio'da 5-21 Ağustos 2016'da yapılan Olimpiyat oyunlarında bisiklet branşında Türkiye'yi temsile giden yolu.... (13)

Bir bisikletin yapabileceği çok şey vardır.., çevre, sağlık bakış açısıyla olsun ve de toplumsal etkisi ile 
Bisikletin Dünyayı kurtarma gücü var. 

Ted King 
(Profesyonel Bisiklet Yarışçısı)


1.kaynak stylist.co.uk, http://sabitfikir.com/haber/edebiyat-tarihinin-en-iyi-100-giris-cumlesi
2.https://blogs.worldbank.org/publicsphere/we-people-global-bicycle-momentum
3.https://nationaler-radverkehrsplan.de/en/federal-initiatives/national-cycling-plan-nvp-2020
4.http://bisikletakademisi.net/uci-herkes-icin-bisiklet-manifestosu/
5.http://bisikletimvben.com/bisiklet-tuyolari
6.http://www.dagbisikletiturkiye.com/2016/05/13/bisiklet-surerken-isaretlerle-haberlesmek/
7.Akçura, G. (2003). Evvel Zaman İçinde Bisiklet, İstanbul: Om Yayınları.
8.https://bisiklopedi.com/madde/veledrom
9.http://www.milliyet.com.tr/turkiye-nin-bisiklet-sehri-kopenhag-konya-yerelhaber-2381981/
10.https://www.bicycling.com/racing/a20047318/womens-worldtour-2018-3-new-races/
11.http://m.habergazetesi.com.tr/haber/5137229/kayip-cocuk-bisikletiyle-aksehirden-sanliurfaya-giderken-bulundu
12.http://www.bbc.com/news/world-asia-china-38748373
13.http://www.fanatik.com.tr/2017/10/14/turk-bisiklet-tarihini-bastan-yazan-adam-ahmet-orken-1324558


14 Eylül 2018 Cuma

HEM AKILLI HEM DUYARLI BİR GİRİŞİMCİLİK ÖYKÜSÜ... EVREKA RÖPORTAJI



SORU: Resimdeki çöp konteynerinin başındaki kişi ne yapmaya çalışıyor ?

CEVAP: Konteynerin içine yerleştirilen bir sensör*/algılayıcı, konteynerin doluluk seviyesini ölçecek, buradan alınan veri, şehrin diğer bölgelerindeki çöp konteynerlerindeki sensörlerden toplanan doluluk verileriyle birlikte, o gün için "akıllı atık toplama rotası" oluşturmada kullanılacak. Ardından, belediye görevlileri, atık toplama araçlarında direksiyon başına geçtiklerinde, önce navigasyon cihazına gözatıp, algoritma yani teknolojik reçete yardımıyla oluşturulan akıllı, verimli rotayı takip ederek, yalnızca toplanması gerekli konteynerlerde duracak, zaman ve enerji tasarrufu sağlayacak... 

Kulağa fütüristik bir senaryo, dilek gibi gelen bu tasarım, ülkemizde ve dünyada kullanılıyor. Üstelik bu teknolojiyi üretip, dünyanın başka şehirlerinde de hayata geçiren, yurtdışına ihraç etmeyi başaran da, yine ODTÜ Teknokent'ten bir teknoloji şirketi, Evreka...

Memleket olarak karnemizin zayıf olduğu atık ya da günlük dildeki çöp konusunda, "yenilikçilik", "teknoloji" kanadıyla iç açan, umut veren Evraka'nın hikayesini öğrenmek için kurucularından Mert Barutçu ile yaptığım tele, uzaktan söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum.

Akıllı atık toplama sistemlerinde uzmanlaşmış, "akıllı şehirler yaratan" Evreka ile yolumun kesişmesinin bir değil, iki sebebi var. Söyleşi öncesi, onu da not düşmek isterim. Birincisi, 2018 yılının başından beri ailemde, işyerinde, sonra da sosyal medyada yaygınlaştırmaya çalıştığım, yürüyüş, koşu, spor esnasında çevredeki çöpleri toplama yani temiz çevre, sağlıklı toplum amaçlı ÇöpFit** hareketi.  ÇöpFit yaklaşımını geliştirmeye çalışırken, sürdürülebilirlik, geridönüşüm, plastik gibi konularda duyarlılığınız, algınız artıyor.  İkincisi, yaşadığımız zamanlarda teknolojijnin hayatın her alanını dönüştürücü etkisini anlamaya, yazmaya çalışırken, görüp öğrendiklerimden etkilenmem. Aslında, teknolojik bozulma, kesilme diye anılan bu olgu ile iklim değişikliğinin etkileri, sürdürülebilirlik konuları gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm toplumların ortak meselesi.  Küresel konular.  Kayıtsız kalmak, bihaber olmak mümkün değil.  Hal böyleyken, teknolojinin, büyüyen şehirlere, problemlere nasıl çareler üretebileceği konusunda geçtiğimiz aylarda izlediğim The Economist dergisinin "Teknoloji ile Şehirleri Dönüştürmek - Transforming cities with technology"Filmi***, bu ilişkiyi kavramak bakımından epey faydalı hem de iz bırakıcı oldu.  Film'deki örnekleri çağrıştıran, şehirdeki çöp sorununa yenilikçi, çözüm örneğinin, Ankara'da da geliştirildiğinden haberdar olmak, benim için de bir -Evreka anı oldu, o nedenle bu söyleşiyi yapmak istedim.   


SSK: Atık (çöp) üzerine çalışma fikri nasıl gelişti?

MB. Fikir bir takıntıdan doğdu diyebiliriz. 2014 sonbaharında CEO’muz Umutcan Duman’ın ODTÜ’de atık toplama kamyonlarını izlerken, sürecin ne kadar verimsiz olduğunu fark etmesi üzerine, ODTÜ’den dört mühendis arkadaş, bu sorun üzerine düşünmeye başladık ve buna nasıl bir çözüm üretebileceğimizi düşünürken, sorunun kaynağına inmeye karar verdik.

Mehmet, Berkay, Umutcan ve ben, zaten ODTÜ’den tanışan dört mühendis arkadaştık. Bir anda kendimizi geceleri atık toplama kamyonlarını takip ederken bulduk. Daha sonra Ankara merkez ilçe belediyeleri ve atık toplama şirketleri ile görüştük ve bu analiz sürecinde sorunun sandığımızdan daha büyük ve önemli olduğunu fark ettik.

SSK. Akıllı atık toplama sisteminizin nasıl çalıştığını anlatabilir misiniz. Bir de ne kadar yaygınlaştı, nerelerde uygulanıyor?

MB. Geliştirdiğimiz sensörler ile konteynerlerin doluluk seviyelerini ölçüyor ve şehrin dört bir yanındaki konteynerlerden topladığımız bilgilerle de günlük akıllı toplama rotaları oluşturuyoruz. Bu rotaları, atık toplama araçlarının sürücülerinin kolayca kullanabileceği navigasyon cihazlarına aktarıyor ve bu sayede de sürücülerin, bu verimli rotaları takip etmesini ve yalnızca toplanması gerekli konteynerlerde durmasını sağlıyoruz. Oluşturduğumuz verimli rotalar, zaman ve enerji tasarrufu sağlarken, CO2 emisyonunu düşürmekte ve atık toplama maliyetlerini de %55'e kadar azaltıyor.

Şu anda, Türkiye’de akıllı atık toplama sistemlerinde sektör lideriyiz. Tuzla, Başakşehir, Selçuklu ve Nevşehir Belediyelerinin de aralarında bulunduğu birçok belediyenin atık yönetim süreçlerini daha iyi ve daha az maliyetle yönetmelerine yardımcı oluyoruz. Hali hazırda pazarlarında bulunduğumuz Hindistan, Dubai, Rusya, İsviçre, Almanya, Fransa ve bir ay içerisinde hizmet vermeye başlayacağımız Abu Dhabi, İsrail ve ABD’de de varlığımızı güçlendirmek ve bu ülkelerin arasına Portekiz’i de eklemek istiyoruz.

SSK. Belediyelerin yeni iş yapma usullerine, teknolojiye uyum becerisini nasıl buluyorsunuz?

MB. Bahsettiğim gibi, şimdiye kadar birçok vizyoner belediye ile çalıştık. Birçoğu da teknolojiye umduğumuzdan çok daha sıcak bakıyordu. Biz de, önce sağladığımız eğitimlerle, 7/24 ulaşabildikleri destek hattımızla ve teknik servisimizle, müşterilerimizin bu entegrasyon sürecini sorunsuzca geçirebilmelerini sağlıyoruz. Aslında bu sayede, daha önce teknolojiyle pek de içli dışlı olmamış birçok belediye, kolaylıkla sistemlerimizi benimsedi ve kullanmaya başladı. Şimdilerde ise, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu Sıfır Atık Projesi ile, tüm belediyeler çok daha hızlı aksiyon alıyorlar.

SSK. Hızlı kentleşme, şehirlerin kapasitesinin çok üzerinde yaşam alanlarına dönüşmesi ile yalnız ülkemizde değil dünyada da çöp, plastik, katı atıkların geri kazanılması büyük bir sorun haline dönüştü. Sıfır atık, daha baştan sorumlu tüketim, paylaşma ekonomisi gibi yaklaşımlara tanık oluyoruz. Nesnelerin interneti teknolojisi ile geliştirdiğiniz akıllı atık toplama sisteminin yanısıra atık yönetimi alanında halihazırda ya da gelecekte teknolojinin bu alana katkıları hakkında neler söyleyebilirsiniz.

MB. Sizin de söylediğiniz gibi, çok tüketirken az üretiyor ve içinde bulunduğumuz doğada bıraktığımız etkileri çok az düşünüyoruz. Ürettiğimiz atıkların toplanması bile doğada daha fazla atık üretilmesine sebep oluyor. Teknoloji, bu noktada ekolojik tahribatımızı minimuma indirmek ve sürdürülebilirliği sağlamak için çözümlere zorunlu olarak dahil edilmesi gereken bir araç. Vatandaşa erişebilmek, onların talep ve geri bildirimlerini anında alabilmek artık teknoloji yoluyla çok daha mümkün. Bu sayede de, sorunlara daha hızlı yanıt verilebiliyor ve verimlilik artırılabiliyor.

SKK. Birlikte çalıştığınız belediyeler, atık toplama sistemlerinden gelebilecek ne türlü talep ve geri bildirimler sistemi daha iyi hale getirebilir ?

MB. Aslında sistemimiz tamamen kullanıcı deneyimi odaklı. Dolayısıyla, müşterilerimizin sistemden beklentileri ve önerileri, onlar için en doğru hizmeti sağlamamız yolunda en önemli faktörler. Örneğin, her belediyenin ekipmanları, atık toplamaya ayırabildiği kaynaklar, sistemimizi kullanma şekilleri değişiyor. Dolayısıyla, ancak onlardan sık sık geri bildirim alarak onlar için kusursuz bir hizmet sağlayabiliyoruz. Bu sebeple de, 7/24 ulaşılabilir olmaya ve onlarla sık sık iletişim kurmaya çok önem veriyoruz.

SSK. Geçen yıl start-up, sosyal girişimcilik ödülleri aldınız. Ülkemizdeki girişimcilik ortamı, kültürü hakkında ne söylemek istersiniz? En çok hangi alanlarda sıkıntı yaşanıyor ya da fırsatların olduğunu düşünüyorsunuz.

MB. Türkiye ekonomik olarak çok büyük bir ülke. Girişimcilik ekosistemi de bu oranda bir hayli büyük. Bu durum beraberinde avantaj ve dezavantajlar getiriyor. Büyük bir ekonominin ve kültürel zenginliğin olması elbette beraberinde büyük ticari fırsatlar getiriyor. Fakat bir yandan da çok yerel odaklı düşünmeye sevk ediyor girişimleri. Yurtdışında özellikle de Avrupa’da genellikle nüfuslar, ülke ekonomileri ve kültürler, daha ilk günden global fikirler doğurma çabasına itiyor bireyleri. Ülkemizdeki genç yeteneklerin de bu bilinçle çalışması, hedeflerini her zaman en yükseğe koymaları gerektiğini düşünüyorum.

SSK. Yenilikçi fikirlere dayalı bir sektördesiniz, birlikte çalışacağınız insanları seçerken, neye dikkat ediyorsunuz?

MB. Araştırmacı bir kişiliğe sahip olmaları aradığımız en önemli özelliklerden biri. Sektördeki son gelişmeleri, yenilikleri ve trendleri takip ediyor olmalılar. Öğrenmeyi seviyor, kendini ve ekibimizi geliştirebiliyor olmalılar. Tabii, yarattığımız bir şirket kültürü var; birlikte çalışacağımız kişilerin Evreka ekibine uygun olması çok önemli. Buna ek olarak, ekibimizdeki herkes daha temiz, daha yeşil ve daha sürdürülebilir bir dünya yaratabilmek için çalışıyor. Dolayısıyla bizimle çalışacak kişilerin farkındalığının yüksek olmasını bekliyoruz. Çevresine karşı duyarsız olmayan ve herkes için daha güzel bir gelecek bırakmak isteyen takım arkadaşları arıyoruz.

SSK. Evraka’nın değerlerine değinmişken sürdürülebilirlik, çevre duyarlılığı konusunda içerik hazırlayan Sıfır Atık websitesiniz (www.sifiratik.co) öğrenme, farkındalık, yenilikleri takip etmek için çok faydalı. Bu çabanız hakkında ne söylemek istersiniz.

MB. Sıfır Atık, aslında Evreka tarafından kurulmuş bir danışmanlık şirketi. Sıfır Atık olarak amacımız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın başlattığı Sıfır Atık Projesi kapsamında, kamu kuruluşları, belediyeler, sağlık kuruluşları, terminaller, eğitim kurumları, askeri tesisler ve AVM’ler başta olmak üzere diğer firma ve işletmelere proje süreci içerisinde ve sonrasında destek olmak.

Bu doğrultuda, uçtan uca çözüm öneriyor, gerekli teknik ekipmanları sağlıyor, proje ile ilgili alan ve etüt çalışmaları yapıyor, bireysel eğitim setleri ve çalışanlara verilen kurslar ile eğitim desteği oluşturuyoruz.

Tabii bunların yanında, bireylerde bir değişim yaratabilmek de, kendimize edindiğimiz en önemli misyonlardan. Dolayısıyla, Sıfır Atık blogumuzda her gün, okuyucularımıza sıfır atık konusunda bilgilenebilecekleri içerikler üretiyoruz. Herkese de yazılarımızı takip etmelerini tavsiye ediyorum. Tek bir tüketim alışkanlığınızdaki değişikliğin, dünyamız için ne derece fark yaratabileceğini öğrendiğinizde çok şaşırıyorsunuz.

SSK. Son olarak sizinki gibi başarı hikayelerine öykünerek çalışma yaşamına atılacak gençlere tavsiyeniz ne olur.

MB. Gençlere tavsiyem olabildiğince gözlem yapmaları. Gözlem, araştırmayı getirir, araştırma bilgiyi ve bilgi de farkındalığı. Bu şekilde olası kötü deneyimlerden kaçınabilirler. Bir taraftan da hep akıllarında bulundurmaları gereken bir konu, hayata başlangıç döneminde hata yapmak diye bir şey olamaz. Bu deneyimler sadece gelecekte elde edeceklerimiz için bir yatırımdır. Bu nedenle, korkmadan, cesurca, gözleme dayalı deneyimlerini yaşamakta özgür olmalarını tavsiye ederim.

SSK Teşekkür ederim.

***

Akıllı şehirler kurmak, teknoloji geliştirmek bir yana, insanların da bu teknolojiyi kullanacak beceri donanım ve duyarlılığa sahip olması ile puzzle tamamlanıyor anladığım kadarıyla.  Birleşmiş Milletler'in 150 ülkede aynı günde gönüllü çevre temizliği yapma çağrısını da, bu duyarlılığı besleyen bir girişim olarak görmek lazım belki.

15 Eylül 2018 Dünya Temizlik Günü (https://www.worldcleanupday.org/) için Evreka ve ÇöpFit'in Nallıhan Kuş Cenneti'nde ve Kızılcahamam Soğuksu Milli Parkı'ndaki etkinlik duyuruları...






* Sensör: İnsanların yerine çevremizdeki fiziksel ortam (sıcaklık, basınç, uzaklık vb.) değişikliklerini algılayan cihazlara “sensör” denir. Bir diğer adı da algılayıcılar yani duyargalardır. Fiziksel ortamla elektrik – elektronik cihazları birbirine bağlayan bir köprü görevi görürler. İlk olarak 1987 yılında “Steinel” tarafından kullanılan sensörün 1987 yılındaki üretilme amacı aydınlatmaydı. Şu an ise sensörler bize enerji harcatmamak için birçok problemin üstesinden çabucak geliyor. 

** http://yasamboyuogreniyorum.blogspot.com/2018/04/plogging-mi-copfit-te-olur.html

*** Dünyanın dijital sinir sistemi de denilebilecek sensörlerle yaşanan değişimi anlatan "Teknoloji ile Şehirleri Dönüştürmek - Transforming cities with technology" filminden örnekleri, dakikaları ile aşağıda meraklılarına yazıyorum.


1.29. Güney Kore'nin başkenti Seul'de, toplanan anlık verilerle şehrin tüm ulaşım ağı takip ediliyor ve kullanıcılarla devamlı paylaşılıyor.  Sadece ulaşım değil, meyve sebze fiyatları, evine kiracı arayanlar neredeyse herşey... veriler toplanıp, paylaşılıyor.

8.16 Kenya'nın başkenti Nairobi'de, bir startup firma, anlık bilgi ile şehirdeki hasta ve ambulans kaynağını eşleştirerek, olmayan merkezi ambulans koordinasyon sistemini kuruyor.

12.10 Boston, ABD'de, MIT Senseable City Lab, problemleri ortaya çıkmadan öngörme gibi yenilikçilik'te başka bir seviyeyi tanımlıyor.  Geliştirdikleri Robot Luigi ile şehir kanalizasyonlarından topladıkları örnekleri ayrıştırarak, elde ettikleri veri ile halk sağlığı için ilaç kullanım alışkanlıkları gibi muhtemel sorunları öngörüp, bu bilgileri ilgili kurumlarla paylaşıyor.

16.54  Boston, ABD'de şehri dolaşan çöp kamyonlarındaki ısı ve nem sensörleri, termal kameralar ile toplanan çevresel veriler ile binaların enerji verimliliği, hava kalitesi kontrol ediliyor.


2 Eylül 2018 Pazar

GÜRCİSTAN NOTLARI...YOLCULUĞA ÖVGÜ





Takvimlerin oyunu ile ara ara milletçe tecrübe ettiğimiz uzun "bayram tatili" ya da programlı "küçük göç"'ümüz esnasında, bu yıl Gürcistan'a gitmek kısmet oldu. Yalnızca başkent Tiflis ya da sevilen tatil şehri Batum değil, Kafkas sıradağları eteğinde Svaneti bölgesindeki Mestia ve Zugdidi'de de (yazımı da okunması kadar zor) bulunduk. Seyahatimizin asıl amacı dağı, ormanı, buzulları ile bozulmamış Mestia bölgesinde doğa yürüyüşü yapmaktı. Seyahat, gezi yazıları yazmasam da bu sefer gezinin izlerini siber alemde kayda geçirmek istedim. 

  "Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır."  

sözüyle Gabriel Garcia Marquez "Anlatmak için Yaşıyorum" adlı eserinde içindeki yazı cevheriyle yaşamını temize çekmiştir adeta. İnsanın kendini ifade etme ihtiyacı, sadece büyük yazarlara, şairlere özgü değil. Deneyimin coşkusu ile bugün sıradan faniler de yaşantılarını, yolculuklarını yazılı ya da çoğunlukla görsel anlatıya dökmek için yarışıyor. Paylaşmak için teknik olanaklar da çeşitli. Misal Instagram'daki bir "#birresimbinsözcüğebedeldir" başlığı ile de konu hızlıca kotarılabilir. Fazla dağıtmayım, ben de bu kontenjandan bir tür gördüklerimi, yaşadıklarımı düzenleme çabasına girerek bu yazıya giriştim. Gürcistan'da ne yenir, içilir, nerede kalınır, ne yapılmadan dönülmez gibi önemli pratik konuları araştıranlar için çok verimli bir okuma olmasa da önden hazırlıkla gezide yaşanacakları çerçevelemek yerine, gözünü yüreğini bulunduğu yere açan, aramadığı güzellikleri bulmaya razı olanlara belki bir katkısı olabilir. 

Avrupa'nın balkonu diye bir tabir varmış Gürcistan için kullanılan... ilk durağımız Tiflis'in tarihi şehir merkezi, mimari kimliğine, geçmişine sahip çıkmış evleri, büyük meydanlardaki iddialı yeni modern yapıları, Ortodoks kiliseleri, cıvıl cıvıl temiz cadde ve sokakları ile Avrupa'da bir şehir özellikle doğu Avrupa hissi veriyor. Diğer yandan, Türk, Azeri, Arap, Ermeni turistler, iş insanları, Kafkas kültürü ve Sovyet geçmişi ile özgün bir karakteri var şehrin. 

Gezerken rastladığınız heykel çeşitliliği, alt geçitlerinde, mahallelerinde bolca görülen başarılı grafittileri, meşhur kukla tiyatrosu, sokak müzisyenleri, ressamları ile ilk bakışta sunduğu canlı kültürel ortamı sevdim. Tiflis, Pazar günü gezindiğimiz bit pazarındaki antikalar, resimler, Sovyet döneminden kalma türlü eşya, Gürcistan'ın Gori şehrinde doğan Stalin için yapılmış hediyelikler arasında sakin bir Pazar sunuyor ziyaretçilerine.



Kura nehri çevresinde kurulan Başkent Tiflis'e Narikala Kalesi'nden bakış




-Tiflis'in karanlık altgeçitlerini aydınlatan grafitti'ler-

Gürcistan'a gider gitmez ilk dikkatimi çeken şeylerden biri kesinlikle alfabeleri oldu.  Tabelalarda her yerde kullanılıyor, latin harfleri ile altta.  Kiril'e benziyor ama daha yumuşak hatlı, minimalist... 


Gürcü Mkhedruli alfhabesi (მხედრული)

Dünyada kullanılan eski 14 alfabeden biriymiş. Belli ki bununla çok gururlular.  Batum'da 2012'de açılan Mucize Parkı'nda, altta resimde gördüğünüz temsili DNA zincirine aşağıdan yukarı doğru harflerin işlendiği 130 metre yüksekliğinde metal Alfabe Kulesi yapılmış.  Kelime insanı olunca, 130 metre yüksekliğindeki böyle ayrıntılar gözünüzden kaçmıyor.


Alfabe Kulesi

Şehirden, harflerden, insana gelirsek... Kadınlar dikkatimi çekti. Pazar günü kiliselerde kendini samimi ibadete vermiş her yaştan kadın. Dışarıda çalışma hayatının her yerindeki kadın. Kimisi baştan aşağı siyahlar içinde. Özellikle yaşlılar, bu bir gelenekten ötürü belli, bir arkadaşım eşini kaybedenlerin böyle giyindiğini söyledi... sonra Türkiye'ye gelip çoğunlukla bakıcılık yaparak ailesine para gönderen binlerce Gürcü kadın... Bu sezgisel konuyu tarihten tartışmasız bir örnek ile tabii ki Kraliçe Tamar ile tamamlayalım. 


Gürcistan Kraliçesi Tamar (Paul Fearn/Alamy Stock Photo)

12. yüzyılda "Kraliçe Tamar" Gürcistan'ı en geniş topraklara ve refah seviyesine ulaştırmış, halkı onu çok sevmiş ve Kral Tamar olarak anılmış. Şaşırdım mı, hayır...


Zugdidi'de sabah bir kafe'de televizyon haberi izliyorum... yine güçlü bir kadın, Almanya Devlet Başkanı Angela Merkel Gürcistan'da


Örgü ören Gürcü kadını Gürcü Lari'sinin üzerinde


Güzel bir desen-hikaye


Narikala Kalesi'nin en güleryüzlü Kadını
resim: Mehmet Badi, "Yol Tepen" Gezgin, Rehber 

Gelelim Gürcistan'ın kuzeyinde Rusya sınırındaki Kafkas dağlarının güney eteklerinde yer alan Svaneti bölgesine. Ülkenin yerleşim yerlerine uzak, dağlık bölgesine ulaşım zorlu ama tüm dünyadan uzak, ücra demeyen, "dağların arkasında dağlar vardır"* diyen, dağcı, doğa yürüyüşü meraklılarını çekiyor. Svaneti dağ yürüyüşü için önemli bir bölge, 722 km uzunluğunda, 33 işaretli yürüyüş güzergahı var. 

Yalnız görkemli dağları, coşkun akan nehir, şelalesi ile değil Mestia, Svan halkının düşmandan korunmak için kullandığı, ortaçağda 9-12.yüzyıllarda yapılmış bu güne erişmiş gözetleme kuleleri ile de mimari estetik, zenginlik sunuyor göze. Kulelerin ışıklandırılmış hali geceye de ayrı bir anlam katıyor. Bölgede yürüyen dünya milletlerinden ayrı ülkemizden de Adana, Ankara, İstanbul ve Fethiye'den kopup gelmiş yurttaşlarımızı görüp dağda bayramlaştık.



Svaneti Gözetleme Kuleleri

Mestia'da gözle görülür bir turizm hamlesi var. Yeni yapılan kayak otelleri, guesthouse olarak anılan gayet konforlu, çok sayıda aile işletmesi ile önümüzdeki yıllarda daha bilinen bir tatil beldesi olmaya aday. Neyse ki biz yollarında Hindistan'dan daha çok ineğin ve başlarını sallayarak gezen sokak domuzlarının dolaştığı doğal halini görebildik. Bu kısım şaka yollu ve iltifat niyetine yazılmıştır.

Mestia'da kaldığımız sürede, Kafkas dağlarının zor tırmanılır zirvelerinden olarak bilinen Ushba dağı eteklerinde Shdugra Şelalesi'ne, Chalaadi Buzullarına ve Koruldi Gölüne yürüyüşlerimiz oldu. Yürürken size eşlik eden yalnız dağların görkemi, yanı başınızda çağlayan nehir, binbir çiçek, bitki değil aynı zamanda beraber yürüdüğünüz insanların enerjisi. Yol arkadaşlarım arasında kendisine "Yol Tepen" adını veren gezgin rehberler, güzel bir kare yakalamak için tüm yürüyüş boyunca ağır makinesini bir an bırakmayanlar, espri ve fıkralarıyla yola renk katan enerjik insanlar vardı. "Doğaya katıştırılmış insan" tanımı vardır sanat için, doğa ve insanın etkileşiminde, yol arkadaşı her zaman önemlidir.


-Ushba Dağı eteklerinde bir Sovyet kamyonu gezer-

Buzul görmek te ayrı bir deneyim, ilk oldu. Chalaadi buzulları için yürüyüşe Mestiachala nehrinden başlıyorsunuz, HES, hidroelektrik santral yapımı ile vadi maalesef bir inşaat alanı olmuş. Buzulların şıp şıp eridiğine şahit olurken yörenin insanı şoförümüz Rezo, buzulların son iki yıl içinde gözle görülür deredece gerilediğini yani hızla eridiğini söyledi.


Chalaadi Buzulları erirken...


buzullara yürüyorum videosu için

Mestia'da, Dağların Kaplanı lakaplı, ulusal kahraman, dağcı Mikhail Khergiani'nin Müze haline getirilen ev de ziyaret edilebilir.


"Papakhi" isimli yün şapkalar, Kafkas dağlarının dondurucu soğukları için bir de cesur rehberimiz Didem Demirkazık (Arion on Road) için

Ahlat ağacının altına yanımıza gelen dağların asıl sakiniyle  



İnişe Geçiyoruz...
resim: Berrin Özer



Güzel Atlar Ülkesi
resim: Berrin Özer 


Sana Dün bir Tepeden Baktım Mestia !


Koruldi Gölü - rakım 2740 metre
varmaya herkesin nefesi yetmeyebilir!

Drone fotoğrafçılığı ile yapılan nefes kesici Gürcistan görüntüleri, Grup Destan'dan cilveloy nanayda, Gürcü halk müziği, izlediğimiz bir Kafkas dansı ve Ray Charles'dan - Georgia on My Mind (Hangi Georgia niyetine dinlerseniz artık :-) ile yazıyı bitirelim...

https://www.theguardian.com/travel/2017/oct/11/one-last-time-over-georgia-by-drone
https://www.youtube.com/watch?v=tFQ0OwNTeZw
https://www.youtube.com/watch?v=yYF_MHTfMeo
https://youtu.be/cDVP1JnReSk
https://www.youtube.com/watch?v=fRgWBN8yt_E

* Haiti Atasözü

Hakkımda

Fotoğrafım

    Ekranın diğer tarafında öğrenme konusunda karınca kararınca bilgi görgü, heyecanını paylaşma çabasındaki bendeniz, meslekten hukukçu, kamuda bolca uluslararası hukuk, finans alanında çalışan 13 yaşında kızı olan bir anneyim.

    Öğrenmek benim için hayatımı zenginleştirme, yeri geldiğinde eğlence, zihinsel dirilik, yeni bir bakış açısı ile kendini, başkalarını keşfetme yolu... Bilgi, beceri edinmenin ötesinde, içimizdeki işlenmemiş yaratıcı gücü ortaya çıkaran, kendine, hayatına karşı sorumluluk duygusu, kişisel amaçları gerçekleştirme gücü veren ve insanlar arası köprüler kuran bir araç.

    Bu yolda neler yaptığımı merak edeniniz varsa, yaşım, eğitimim ve mesleğim gereği geçirdiğim öğrenme yolları yanında ilgi alanım, beğenilerim gereği spor, müzik, sanatsal naçizane çeşitli amatör çabalarım oldu tabii, bütün bu deneyimlerimde çoğunlukla sonuçlara değil çabama değer verdim... son 3-5 senedir Fransızca, yoga ve kod yazma alanında öğrenme’lerime devam ediyorum... Amacım, kişisel ve toplumsal olarak öğrenme yoluyla kendimizden daha memnun hale gelebilir miyizin peşine düşmek...