27 Nisan 2017 Perşembe

HOBİNİZİ ya da TUTKUNUZU BİLİYOR MUSUNUZ ?



Geçenlerde bir psikolog’un blog’unda ilginç bir tespite rastladım. Soruyormuş danışanlarına 


“-Sizin için neşe, heyecan kaynağı olan şeyler nedir, yoğun bir iş gününün sonunda rahatlamak için ne yaparsınız” diye. 

Çoğu insan hemen ve üzgünce “hiçbirşey” diye yanıt veriyormuş. Bunun üzerine, birlikte o kişilerin tutkularını bulmak için çalışıyoruz diyor. Ve uzun uzun anlatıyor, bir hobi, tutku sahibi olmanın zihin sağlığı için ne kadar önemli olduğunu. Sadece zihin sağlığı, mutluluk için değil, iş yaşamında da potansiyelinizi tam olarak kullanıp, yaptığınız işte başarılı ve mutlu olmak için güçlü, zayıf yönlerinizi, yeteneklerinizi keşfetmek üzere destek alınabiliyor. 




İnsan kendini bilmez mi diye düşünülse de, anlaşılıyor ki, o kadar kolay değil. Kendini dinlemek, farklı deneyimlerle keşfetmek için zaman, sakin kafa lazım başta. Oysa onca sorumluluk arasında insanların, kendini tanıma, hobinin, tutkunun peşine düşmeye ya mecali kalmıyor ya da bencillik duygusuna bile kapılabiliyorsunuz. Gel gör ki, insan dediğin karmaşık bir yapı, ayakta kalmak, günü kurtarmakla bitmiyor. Öyle veya böyle hayatımıza bir anlam katmak ihtiyacını da duyuyoruz.  Aksi halde, yaşamın yükü omuzlara daha bir ağır çöküyor. Gün geliyor, tekdüzelikten şikayet ediyoruz ya da hayatın geçiciliğini, anlamsızlığını düşünüp, kendimizi amaçsız kalmış hissedebiliyoruz. Kimi zaman da, beklenmedik bir hastalık, bir yakının kaybı, ölüm, boşanma, işsiz kalma gibi deneyimlerle sarsıldığımızda, kim olduğumuzla, hayata karşı nasıl bir tutum takınacağımızla yüzleşmek gerekiyor. Bazen bir tutku, hobi edinerek, geliştirerek, bu yolların daha kolay geçilmesi mümkün olabilir diye düşünüyorum.  




Varoluşçu felsefesi ile tanınan filozof, yazar Jean Paul Sartre, 'İnsan, hayatının anlamsızlaşmaya başladığını düşündüğü zaman sadece tam olarak nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeye başlar." diyor. Yani sancılı günlerden geriye bir aydınlanma, olgunlaşma da gelebiliyormuş… iyi haber. 


Tutku konusunu, sanatçı ruhlu, sıra dışı yeteneklere sahip olan insanlara özgü bir mesele olarak görenler de olabilir. Nasıl bir bakış açısıyla yaşayacağı kişinin kendi bileceği bir iş. Ben filozofların, psikologların yalancısıyım… Deniyor ki, "...Yoğun yaşamlarımıza bir ara vererek, derinleşmek istediğimiz bir konudur tutku. Yapmaktan hoşlandığınız, sizi heyecanlandıran, stresinizi atmak için, sabırsızlıkla beklediğiniz şeydir. Tutku, stresi azaltır, rahatlama duygusu verir, hayattan aldığınız tatmin duygusunu artırır, bir konuda yetkinlik, yeterlilik duygusunu geliştirir zayıf, güçlü yanlarınızı görürsünüz, hayatınıza anlam katar. Bir konuda muhteşem iyi olmanız değil, kalbinize zihninize hitap etmesi, sizi iyi hissettirmesi önemli. Sporun, sanatın her dalı, yemek pişirmek, okumak, yazmak, gönüllülük, hayır işlerinin hepsi bir tutku olabilir."

Bir de, hobi, tutku sahibi olmak sadece hayattan tatmin düzeyi, özgüvenin ötesinde, gençlerin meslek seçimi dönemlerinde, yeni iş kurarken, iş değiştirirken de önemli. İlgi ve yeteneklerinizi bilmek durumu kolaylaştırıyor. Tutkuları ile bağlantılı yaşayan, çalışan insanların tüm enerjilerini ortaya koydukları için bir kilometre öteden fark edildiğini biliyoruz.

Araya Elon Musk, Bill Gates, Warren Buffet, Richard Branson gibi tüm Dünyanın tanıdığı başarılı iş insanları ve hobileri dosyasını girelim... Onedio'nun ellerine sağlık...

https://onedio.com/haber/dunyanin-en-basarili-is-insanlarinin-hic-tahmin-etmeyeceginiz-12-favori-hobisi-727215

ve

Hobilerini tutkuya dönüştüren Ankara Maket Topluluğu'nun Hikayesi

http://www.e-psikiyatri.com/hobileri-tutkuya-donustu-32580



Tutkusundan, yaşama anlam, heyecan katacak uğraşlarından emin olmayan, bu konuda çaba sarfetmek isteyenler için okuyup anladıklarımdan derlediğim birkaç soru size…

#Tutkusunu Bulurken Kişi Kendine Ne Sormalı



Hayatınızdaki en güzel anılarınız hangileriydi, neden o anların değerli olduğunu düşünüyorsunuz

Yeteneklerinizin farkında mısınız

Çocukken neleri yapmayı severdiniz

Merak ettiğiniz konular neler

Hayatta sizi ne heyecanlandırır

Yaparken zamanı unuttuğunuz işler ne

Üstüne para verecek kadar yapmayı sevdiğiniz iş nedir

Ne tür meraklar size anlamlı geliyor

İltifat aldığınız alanlar nedir

Başkasında neleri kıskanırsınız

İnsanlar hangi konularda size danışır

İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bırakmak istiyorsunuz




“İsteyip te yapamadığımız uğraşlarımız, tüm varlığımız üzerine akan renkler gibidir.”

“Vocations which we wanted to pursue, but didn't, bleed, like colors, on the whole of our existence.”

Honoré de Balzac

7 Nisan 2017 Cuma

10 Yaşında AKTİVİST, DERDİ KİTAP OKUMAK, OKUTMAK


- "Anne, bugün öğretmenimiz "tutku"muzu bulup, tutkumuzla ilgili bir dünya sorununa fayda sağlayacak faaliyet yapıp, anlatmamız gerektiğini söyledi. Yapamazsak ilkokulu bitiremeyecekmişiz." 

sözlerini 4 yıl önce, 4. sınıfta olan kızım Bahar'dan işittiğimde, tahmin edeceğiniz gibi epey şaşırmıştım... Ana sınıfından beri veli katkılı yapılan harika projelere, ödevlere alışsak ta, 10 yaşında bir çocuktan "tutku"suyla bir probleme çare olacak eylem yapmasının beklenmesi karşısında hem heyecanladım hem de telaşlandım. Nedir ki kızımın tutkusu, hangi dünya sorununa karşı nasıl bir faaliyet yaparız, soruları aklımdan geçerken,

-"Peki sen tutkunu biliyor musun? sorusu çıkıverdi ağzımdan,

-"Düşünüyorum" dedi, 

-"Bulunca bana söyle" dedim. 

Birkaç gün sonra, tutkusunun "kitap okumak" olduğunu söyledi.

O yıllarda sıkı bir "kitap kurdu" durumumuz vardı. Sevdiği kitapları zaman mekan tanımadan yutarcasına okurdu. Şimdilerde TEOG sınavı, dershane koşturmacası, teknolojinin, sosyal medyanın etkisiyle dikkatler dağıldı... Yine de kızımın içindeki "hikaye sevgisi"ni tanıyorum, ona güveniyorum. Her neyse, kitap okumak ile ilgili bir dünya meselesi bulmak, bir eylem yapmak gerekiyordu malum, biz de başladık onun için kafa yormaya...

Şairin "ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" duygusu misali, her şeyin müthiş bir hızla tüketildiği, dikkat süresinin kısaldığı, başarının 5 şıktan doğru olanı bulmaya indirgendiği hayatımızda, kitap okumanın yeri ne kadardı.... Artık onsuz yapamadığımız, en sevdiğimiz akıllı telefonlarımıza, i-padlere, bilgisayar oyunlarına karşı kitabı koymak istedik. Yel değirmenlerine karşı Don Kişot mu dediniz, haklısınız...belki de değil...

Teknolojinin donattığı rengarenk, yanıp sönen dijital dünyaya alışan çocukların kitap okuma sevgisinin, okur yazarlık seviyesinin yükseltilmesini bir dünya meselesi olarak gördük. Bu duruma dikkat çekelim istedik. Ne tür bir etkinlik yapılabileceğini araştırırken, bazı ülkelerde rastladığımız "sesli okuma günleri" fikri hoşumuza gitti. Okuma kültürü konusunda farkındalığı artırmak için bir anaokulu, bir de ilkokulda çocuklar arası sesli okuma etkinlikleri düzenlemeye karar verdik.

Almanya
https://www.land-der-ideen.de/en/projects-germany/ideas-education-republic/award-recipients/german-wide-reading-aloud-day

Dünya Sesli Okuma Günü
http://www.litworld.org/wrad/

Bu arada Okulumuz da, "PYP exhibition" adı verilen bu ilkokulu bitirme projesi için velileri "yapmaları" ve "yapmamaları" gereken şeyler konusunda bilgilendirdi. Birlikte okuma faaliyetine sınıflarını açacak okul bulma, müdürlere, öğetmenlere derdimizi anlatma, organizasyon kısmında iş anne babaya düştü tabii. Çabamıza değdi ama. 

Ziyaret etiğimiz ilkokulda, çocuklarla paragraf paragraf birlikte okuduğumuz öykülerin sonunu tahmin etmeye çalıştık. Sonra herkes okuduğu-dinlediği öykünün kahramanını hayallerince resimledi. Kütüphanemizden okuduğumuz kitapları çocuklarla paylaştık, değiştik.




Anaokulunda ise, Bahar ile küçükken tekrar tekrar okuduğumuz, sevdiğimiz masalları, çocuk şiirlerini, fil bilmecelerini Bahar küçüklere okudu. Dinledikleri karşısında çocukların yorumlarına, sohbetlerinine tanık olmak, büyükler için bile farklı bir tecrübe oldu.








Bugün düşünüyorum da, ilkokul bitirme ödevimiz, çocukların hem kendilerine, hem de hayatta olup bitenlere karşı farkındalıklarını arttıran bir çocuk güçlendirme çalışmasıymış. Süreç içinde, çocuklar, işbirliği yapma, harekete geçme, problem çözme, çeşitli yollardan kendini ifade etme becerilerini kullanmaya çalıştılar. Farkettikleri şeyleri, farkettirme ve bir fark yaratma denemesi yaptılar bir bakıma...




"Kitaplara meraklı insanlar, bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederler.  Meraklı olurlar.  Merak kötü bir şey değildir. Ama başkalarının kişisel hayatı hakkında çok meraklı olmamalıyız."

 sunum'dan alıntılar... merak olmazsa olmaz :-)


Düşük performans gösterdiğimiz için çok gündeme gelen OECD PISA sınavının okuma becerileri sorularını gördünüz mü bilmiyorum... okuma, anlama, bilgiyi metinden çekme, yorumlama istiyor hiç kolay değil. Üniversite, TEOG sınavı gibi merkezi sınavlarda derece yapan gençlerden duyarız.  Ağız birliği yapmışçasına, "kitap okumayı seviyorum, okumak ta lazım" diyorlar ya, bu sözleri adet yerini bulsun, şıklık olsun diye değil, samimi söylediklerini düşünüyorum.  Çeşitli, geniş okumalar, yazmalar belli ki, bu değerli gençlerimizin yalnız ufuklarını değil zihinlerini de açmış, darısı hepimize olsun...



"İnsan yalnız tutkuyla hareket ettiğinde muhteşemdir."

"Man is only great when he acts from passion."

Benjamin Disraeli



























































7 Mart 2017 Salı

OKUL İÇİN DEĞİL, YAŞAM İÇİN ÖĞRENİRİZ *Non scholae sed vitae


Bir yıldır bana heyecan veren, tutku ile izlediğim konular hakkında serbest stil yazılar yazıp, üstüne bir de yazdıklarımı paylaşma cüreti gösteriyorum. İnternet devrimi ile gelen blog, sosyal medya imkanları sağolsun... Bir derdi olan, içini dökmek isteyen, yazmanın meşakkatine razı olanlar için yollar açık... Bugün internet medyasındaki canlılığı gördükçe, Yunan asıllı Amerikalı iş kadını, Huffington Post haber sitesinin kurucusu Arianna Huffington'ın "kendini ifade etme, yeni eğlencemiz oldu" ("self expression is the new entertainment") sözü aklıma geliyor. Merak sahibi insanın, öğrenme yollarıyla kendisini tanıyacağına, hayatına anlam katacağına, zinde biçimde hayata tutunacağı fikrine inandığım için yazıyorum, paylaşıyorum.

Öğrenmeyi, okulla, meslekle sınırlamadan, her yaşta, kişinin kendi seçimiyle yaşam boyu sürdürmesi kolay bir iş değil. Bu ideali gerçekleştirmek için bazen iyi bir hikaye, bazen merak uyandıracak sıra dışı bilgiler, hatta eğlence de gerekir diyerek ve kısacık bir YaşamboyuÖğreniYORUM cümlesinde kendimi etiketliyerek, karşınıza çıkıyorum.

İlk bakışta, yemek, seyahat, moda blog’larının cazibesi, neşesi yanında öğrenme sönük bir alan. Hazza değil, yorulup, zorlanmaya talip oluyorsunuz sonuçta. Merak duygusu nereden gelir, hangi yöntemlerle en iyi öğrenilir, teknolojinin, fütüristlerin öğrenme konusundaki öngörüleri nedir konularından başladım yazıp çizmeye… Sinema, edebiyat, Tolstoy’un Bisikleti derken, 80 yaşındaki sanatçı Alpay’ın muhteşem konserine kadar vardı konu. Bu arada akıl verir duruma düşmemek için yazı tonumla ilgili kendimce elimden gelen çabayı gösterdim. Destekleyen dostların yanında, -Bu konular buralarda tutmaz..., -Hollanda seviyesinde işlerle uğraşıyorsun yorumları da aldım. Tüm bunlara bana mısın demedim. Çoğunluk duygusuna değil, içimdeki sese kulak verdim, başka zamanlarda olduğu gibi…

Sonra hikaye'lerimiz geldi... gerçek yaşam öyküleri. Öğrenmeyi, öğretmeyi, ilgi alanlarını tutkuya dönüştüren, kendisini çevresini değiştiren, dönüştüren yaşamları röportajlarla paylaşma öyküleri. Yoga, astroloji, kuş fotoğrafçılığı, basketbol, Japonca, Türk mutfağı…, tüm bu çabaların arasında tahmin edeceğiniz üzere bol bol öğrendim.

"Yaşam boyu Öğrenme" sadece bir kişisel gelişim, esenlik, meselesi değil. Kamusal bir politika alanı aynı zamanda. Milli Eğitim Bakanlığı, Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü'nün, Avrupa Birliği Komisyonu’nun, Birleşmiş Milletler’in ve OECD’nin çalışmaları, projeleri var. Uzayan yaşam süresi, her alanda yaşanan teknolojik gelişmelerin etkisiyle diplomaların hızla eskimesi, yapay zekanın yükselişi ve hatta yeni yeni bir küresel sorun sayılması, otomasyon süreçleri derken, önümüzdeki birkaç on yılda çeşitli sektörlerde kitle işsizliklerin yaşanabileceği öngörülüyor. Kısaca günümüz dünyasında yeni beceriler edinme, sürekli öğrenme lüks değil ihtiyaç sayılıyor.

Konu bu kadar önem kazanmışken, dünyada ekonomi ve siyaset çevrelerinde etkili “The Economist” dergisi yaşam boyu öğrenme konusunu 13 Ocak 2017 sayısına kapak yaptı ve bir de özel dosya hazırladı.



(Yaşamboyu Öğrenme, Otomasyon Çağında Nasıl Ayakta Kalınır)
(Lifelong Learning, How to Survive in the Age of Automation)

Rapor'da dikkatimi çeken tespitler şöyle...

Yeni okuryazarlık, yetişkinlerin bilgisayar becerilerini kullanarak problem çözme becerisi olarak tanımlanıyor. 

Teknolojik değişimin, iş yerlerini nasıl etkileyeceği henüz tartışmalı, kimi kitlesel işsizliklerden bahsederken, kimisi insanların bu değişime ayak uyduracak zamanı olacağını düşünüyor. Ancak işyerinde ihtiyaç duyulacak yeni becerilerin öğrenilmesi, geliştirilmesi konusunda herkes hemfikir.... 

Bu yeni yeni şekillenen yapay zeka, robot, otomasyon dünyasında, işverenler çalışanlarda uyum yeteneği, merak, yaratıcılık, problem çözme, işbirliği, sosyal beceriler ve sürekli öğrenme özelliklerini arayacak. 

Teknolojinin gelişmesi, eğitimi daha gerekli hale getirirken, aynı zamanda eğitim almayı da kolaylaştırıyor. Internet üzerinden ulaşılan eğitim platformları, eğitimi daha erişilebilir, modüler ve ekonomik hale getiriyor.

Online-çevrimci kurs veren şirketler (MOOC; Massive Online Open Course Providers) arasında öncüler Khan Academy, Coursera, Udacity, General Assembly, Lynda (LinkedIn'in şirketi)... Buraya eklenmesi gereken bir diğer önemli şirket te Udemy... uzaklardan değil, içimizden bir hikaye...

Yeni oluşmakta olan internet üzerinden yaşamboyu öğrenme altyapısının yüksek beceri sahibi çalışanları desteklediği, teknolojinin doğurabileceği eşitsizlik, sosyal ve ekonomik gerilimleri azaltmaktan uzak olduğu eleştirisi de var.

Hangi becerilere iş piyasasında daha çok ihtiyaç duyulduğunu bilmek te bir diğer konu.

Singapur - SkillsFuture Örneği

Devlet üç-beş yıl içinde yaşanabilecek değişiklikleri ve işverenlerin ihtiyaç duyabilecekleri becerilerin neler olabileceğini sektör bazında işverenlere soruyor. Bu talepler ile sektör dönüşüm haritaları oluşturuluyor. İşçiler bu haritalar üzerinden hangi konuda kendilerini yetiştireceklerine karar veriyor. Ocak 2016’dan beri Singapur’da 25 yaş üzerindeki her Singapurluya 500 Singapur doları (345 ABD Doları) üniversite, MOOC, belli eğitim sağlayıcıları içeren belirlenmiş 500 eğitim kurumu arasından serbestçe seçecekleri eğitimler için kurs parası veriyor.

İşte böyle.., bir yıl önce yaşamboyu öğrenme teması ile başladığım blog'un yıldönümünde, biraz geçmişe biraz da geleceğe bakalım dedim... devam etmek ümidiyle...


*****

7 Şubat 2017 Salı

-NEDEN MİZAH... GÜLDÜRÜRKEN DÜŞÜNDÜRÜYOR DA ONDAN


Cumartesi sabahı yaşam koçu arkadaşlarımla kahvaltı için bir araya geldik. Her biri işinde gücünde başarılı, öğrenmeye açık, kendilerini geliştirmek için çabalayıp duran harika kadınlar... kişisel gelişim üzerine yeni kitaplar, eğitimler, Ted konuşmaları üzerine neşeyle sohbet ederken, aynı saatlerde eşimin Ankara Kitap Fuarı'nda bir anti kişisel gelişim, kişisel gerileyiş kitabı yazarından imzalı kitap aldığını öğrendim.... (biraz) abartarak, deneysel, mizahi bir giriş yapmaya çalıştım... “mizahın özü abartıdır” derler ya... cümlenin sonuna artık alıştığımız gülücük işaretlerinden de koyabilirdim, ancak o da kifayetsiz ifade ya da Amerikan komedilerinde duyduğumuz arka plandaki kahkaha seslerini çağrıştırdığı için açıklama yapmayı tercih ediyorum... Şaka yaptıktan sonra açıklamak zorunda kaldığınızı bir düşünsenize... evlerden ırak... Bir süredir, mizah hakkında yazmak istiyordum fakat insanları güldürmek şöyle dursun, konu hakkında kalem oynatmak bile zormuş...

Mizah meselesine takılmamın sebebi, mizahın gücü... Günlük yaşantımızda, toplumsal alanda sıkıştıkça mizahın gerilimi azaltan, bizi rahatlatan tarafını daha çok hissediyoruz. Yalnız ruhsal sağlığımız için değil, aşk meşk ilişkileri, toplumun huzuru, gelişimi için de önemli.  Toplumsal gerçekliğe gülünç, sıra dışı, ve tabii ki eleştirel bir dille yaklaşan mizah güldürürken, sorgulamayı da içerdiği için insanlığın özgürleşebilme, birey olma bilincini ve mümkün/bütünsel insan olma özlemini ayakta tutan kavramlardan biri olarak görülüyor.  Terör belası, ekonomik zorluklar, artan belirsizliğe karşı stresle mücadelede, yaşam tatminini artırmada, bağ kurmada sanki sihirli bir iksir etkisi var mizahın...  Midesine düşkün millet olarak "bir kahkaha bir kilo pirzolaya bedel" diyerek konuyu en veciz haliyle özetlemişiz aslında. Gülmeyi sadece keyif olarak ta görmeyiz ama, güleriz ağlanacak halimize deriz, güler misin, ağlar mısın deriz bir yandan da.

Toplumları okuma merakı, fikirsel faaliyeti ile kıyaslayabilirsiniz belki ama mizaha ihtiyaç duymayan, gülmeceden anlamayan millet diye bir niteleme yapılamaz herhalde… yani insanın derininden gelen bir ihtiyaç olsa gerek… Bakıyorsunuz, 1975 yılında tirajı 500 binlere çıkarak dünyanın en fazla üçüncü satış rakamına ulaşan mizah dergisi “Gırgır”ı çıkarmışız. (1. ABD Mad dergisi ve 2. Rusya'nın Krokodil dergisinden sonra.., bu karşılaştırma yıllardır söylenir efsane mi bilmiyorum, ama önemli olan Gırgır’ın bizim gönlümüzdeki yeri)

80li yıllarda Ağabeyim sayesinde düzenli olarak evimize giren efsane Gırgır Dergisi'nin Sloganı

Gırgır’ın başarısının sebebini araştırdım, birkaç güzel çalışma var erişebildiğim.  Birikim Dergisi’nden aktarıyorum… Mahalle mizahı; kapitalist modernleşmenin getirdiği kaotik sonuçlara karşı bir sığınak/bir direniş alanıydı Gırgır. Kentleşememiş kalabalıklar, her günü en az sarsıntılarla yaşamak ve yarına sağlam varabilmek mücadelesini vermekteydiler. Gırgır, modernleşmede yeni bir dünyaya geçişte kalabalıkların yaşadığı bu sarsıntıları hafifletti, topluca yüreklendirdi ve onlara güven verdi. Gırgır bu nedenle bir “Okul” kurmuşcasına sayıları binlere ulaşan her ilden her kesimden mizahçıların kitlelerin mizah zevkini, beğenisini dergiye yansıtmalarını sağladı. Geniş kitlelerle “Çiçeği burnundakiler” bölümü ilişki kurdu; dergi ile okuyucular arasında yoğun posta alışverişi, karikatür ve mizah akışı sağlandı.  Gırgır, yazarlarını ve çizerlerini kendi okuyucuları içinden oluşturan ilk mizah dergisiydi. – Ne 'Avanak Avni', Ne 'En Kahraman Rıdvan', gönderilen işlere, Oğuz Aral’ın, Gırgır ekibinin yazdığı eleştiriler benim de en sevdiğim bölümdü…  

Peki insanda espri yeteneğinin kaynağı ne? Doğuştan mı geliyor, yoksa zeka, gözlem mi belirleyici.., mizahçı nasıl ortamda yetişiyor. Gülmek neden rahatlatıyor… Kadınlar mizah yeteneği olan erkekleri seviyor da, kadın karikatürist, mizahçı neden daha az. Yeni yetme yıllarımızda yapılan kısa, soğuk esprilere neden Amerikan şakası denirdi.., ya Amerikan filmlerinin en dramatik sahnelerinde kahramanın araya ille bir espri sokma geleneğine ne demeli... İngiliz mizah anlayışı diye bir kavram var da, Almanlar neden bu konuda bir marka olamamış... Bazen sorular cevaplardan önemlidir diyerek konumuza devam edelim… Mizah ve gülmeceye yakından bakarsak, birbirinin yerine kullanılan anlamlar taşıdığını görüyoruz. Gülme, kişinin kontrol edilebilir bir iletişim aracı olarak bedensel bir boşalması iken mizah, kişide oluşan birtakım anlama ve kavrama değişiklikleridir. Mizah canlılık katar, uyarıcı bir etkisi vardır.  İster gülme isterse de mizah eylemi olsun ikisinde de başat özellik özgürleştirici, gerilim giderici olmalarıdır. İçinde yaşanılan reel yaşamın sınırlılığının dışına çıkılır; bu eylemden kaynaklanan haz birlikte paylaşılır. Gülme eylemi birleştiricidir, kaynaştırıcıdır. Bergson, gülmenin diğer gülenlerle bir anlaşma, bir suç ortaklığı olduğunu belirtmişti. Bir başka/öteki insanla birlikte herhangi bir nesneye gülmek demek o insanla aradaki sınırlılıkların azalması, o insana yakınlaşmak demektir. Gülmek “Ben”lerin “Biz”e dönüştüğü evrensel bir bütünleşme özlemini imler. http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/3891/toplumsal-elestiri-soylemi-olarak-mizah-ve-gulmece#.WJmqHW996Uk Misal, Cem Yılmaz, Gülse Birsel, Zaytung yeri geliyor tartışmalı, gerilim yaratabilecek konularda bile bir gülümseme, hafifleme etkisi yaratabiliyor toplumda.

Günlük hayat filozofu olarak tanınan ve Türkiye’de de çok sevilen yazar Alain De Botton “Görmek ve Fark Etmek” isimli kitabında mizahın insan ruhu ve öteki ile ilişkilerindeki iyileştirici etkisini incelemiş.

“Mizah çoğu zaman bir statü ile ilgili endişelerimizi adlandırır ve sorgular. İnsanlarla kurdukları ilişkilerde bizim kadar kıskanç ve kırılgan olan başkalarının da bu dünyada yaşadığını, para sıkıntıları yüzünden başkalarının da sabahın köründe sıkıntı içinde uyandığını, toplumun takmamızı istediği ağırbaşlılık maskesinin altında hepimizin aklımızı oynatmak üzere olduğumuzu anlatır. Çevremizdekilerin iç dünyalarında bizimkinde olduğu gibi fırtınaların koptuğunu göstererek, onlarla iletişim kurmaya çabalamamız için bize sağlam bir gerekçe sunar.”

İyi yazarların, edebiyatçıların içinizde biriktirdiğiniz hisleri oturup sizin için yazdıkları duygusuna kapılırsınız ya, bu son sözler de öyle… yani mizah sayesinde, varoluş ile ilgili gün yüzüne çıkarmaya cesaret edemediğimiz sorunlarımıza, iç dünyamıza anlık ta olsa, açıktan sesli bir kahkaha patlatarak meydan okuyoruz.  Bir de daha güzeli, insandaki meğer yalnız değilmişim diye kendini ve diğerlerini affetme, şefkat duygusunu besliyor.   

(Mizah, insan psikolojisi, edebiyat konusunun meraklıları için, mizah: kötü gün dostu başlıklı yazı için aşağıdaki linke devam etmelerini öneririm.)
En baştaki küçük hikayeyi tamamlamak üzere, yine mütevazi bir kişisel gelişim mizah denemesi ile yazımıza son verelim… Ne zamandır dikkatimi çekiyor. İngilizce ya da başka dillerden gelen kişisel gelişim alanında kullanılan bazı terimler ya da Uzakdoğu kökenli bazı uygulamalar, dilimizde doğrudan orijinal halleriyle, yoğun bir şekilde kullanılıyor.  Öyle ki, bu terimler sanki hep hayatımızdaydı ya da herkesin bilmesi gerekirmiş duygusunu veriyor.  Yapılan işe böylesine kendini verme, kendiyle çok dolu olma halinden esinlenerek, üç beş terimlik bir Türkçe Kişisel Gelişim Sözlüğü yaptım, sürçü lisan ettiysem affola… keyifli okumalar…


En az bir kere dans etmediğimiz her günü yitirilmiş; hiç olmazsa bir kahkahanın eşlik etmediği her hakikati sahte saymalıyız.” 
Nietzsche 

19 Aralık 2016 Pazartesi

ÜNLÜ ŞEF HÜSEYİN ÖZER İLE SÖYLEŞİ

2000 yılının sonlarıydı, Londra'daydım. Diğer turistler gibi dondurucu soğukta yeni açılan "Tate Modern Sanat Müzesi'ni", açılamayan "Milenyum Köprüsü"nü ve görkemli binaları ile "S" harfi gibi kıvrılan "Regent Caddesi"ni geziyordum. Regent'a gitmemin bir sebebi daha vardı. Hüseyin Özer ile tanışacak ve yeni açtığı Özer lokantasını ziyaret edecektik. Özer Resturant, yılbaşı ışıkları altında, cadde boyunca dizilen dünya markalarına, büyük otel zincirlerine komşu, adıyla sanıyla Türk, çok şık bir lokanta idi. Gurur verici bir karşılaşmaydı. Bu başarının sahibi Hüseyin Özer'i, bugün artık aile dostumuz, büyüğümüz Sevgili Hüseyin Bey'i, insan olarak tanımak, başarı hikayesini öğrenmekse, bir mutluluk, esin kaynağı...

Renkli kişiliği, sıra dışı yaşam öyküsü http://huseyinozer.co.uk/tr/biography.aspx, restorancılıktaki olağanüstü başarısı aslında sır değil, Türkiye'de, İngiltere'de çok tanınıyor, biliniyor. Zor geçen çocukluk, okula gidememek, küçük yaşta geçim derdi ile başladığı hayatını, çalışkanlığı, zekası, azmi ile adeta peri masalına çevirmiş bir insan. Hal böyle olunca, Discovery Channel, BBC, TRT'nin programları, büyük gazetelerin röportajları hiç eksik olmamış...

Discovery Channel "The World's Richest People" belgeseli
(çok başarılı bir video, Hüseyin Özer'in müşterilerini kırk yıllık dostlarını karşılar gibi ikramlarla içeri alması, farklı yönleri güzel aktarılmış)

https://www.youtube.com/watch?v=nArPasRBlyA

TRT’nin Zirvedekiler Programı
https://www.youtube.com/watch?v=fVcdFOfHz2c

BBC'nin MasterChef programında genç aşçılarla birlikte
https://www.youtube.com/watch?v=O0KFEhj2OK4

Hürriyet Gazetesi'nden
http://www.hurriyet.com.tr/kursun-gecirmez-donerci-huseyin-ozer-28888752

Evening Standard Gazetesi tarafından "sağlıklı yemek sunan restoran" seçiliyor.
http://www.standard.co.uk/goingout/restaurants/ozer-still-has-the-lot-7431486.html

İngiltere'deki başarısı, Türk mutfağına katkısı, mutfağı yurtdışında temsil etmesi, Michelin Rehberi tarafından tavsiye edilmesi, akademik inceleme konusu da olmuş. (International Journal of Humanities and Social Science Vol. 4, No. 9; July 2014)
http://www.ijhssnet.com/journals/Vol_4_No_9_July_2014/18.pdf )

Londra Müzesi, 1980lerden beri göçmenler ve çok kültürlülük hakkında Londralıların hatıralarından oluşturduğu sesli koleksiyonuna, 2003 yılında Hüseyin Özer'in Londra hakkında duygularını, konuşmasını da eklemiş.
http://www.museumoflondon.org.uk/collections/about-our-collections/what-we-collect/life-stories-and-oral-history-collection

Son olarak geçtiğimiz hafta İzmir ve İstanbul'da yaptığı İzmir İş Kadınları Derneği, Bahçeşehir Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ziyaretleri ile yine medyanın dikkatini çekti.
http://www.hurriyet.com.tr/tuvalette-yatip-kalkiyordu-simdi-ferrarisi-var-40308548

Hüseyin Özer'in hikayesi Amerikalıların “Self-Made-Man” fikrini getiriyor akla. Kendi kendini var eden, yetiştiren insan yani. Bunun sırrı nedir, kimler, ne ölçüde başarabilir, anlamak kolay değil ancak en azından yetenek, üstün çalışma gücü, tutku ve yol gösteren değerler'den başlamak gerekiyor herhalde...

Hüseyin Özer, Sofra London zinciri (8-12 lokanta) ve Özer Restaurant'ın ardından, şu anda Londra'daki 2 restoranını yönetiyor. Ancak, sahip olduğu restoran sayısı ya da hayat hikayesinin ötesinde, daha çok bilmemiz, farkında olmamız gerektiğini düşündüğüm bir misyonu, hiç eksilmeyen bir heyecanı var aslında. Türkiye'nin, Türk mutfağının adını yükseltmek, bunun için de kendisi gibi bu işe gönül vermiş insanlar yetiştirmek.  İş nedeniyle Kasım ayında Londra'ya gittiğim için, Hüseyin Bey ile de görüşme imkanım oldu. Bir Pazar günü, yine kalabalık bir öğrenci grubuna verdiği kahvaltı daveti sonrasında, sohbetimizi gerçekleştirdik.




“Türk yemeğinin okulu dünyada biziz” diyen, “öğretme” tutkusu olan Şef ile Mayfair'deki Sofra lokantasındayız...

S: Hüseyin Bey, çocuk yaşta Türkiye'de başladığınız restoran, yemek sektörüne, 40 yılı aşkın bir süredir Londra'da devam ediyorsunuz. Dünyanın pek çok ülkesinde de restoran açtınız. Bu işe bir ömür verdiniz. Türk mutfağı girişimcisi olarak ilklere imza attınız. Başarılarınız Türkiye'de ve Dünyada takdir edildi, yazıldı, çizildi. Tüm bu tecrübeniz ile son yıllarda gelişen sağlıklı yemek, gastronomi turizmi*, yemek kültür ilişkisine bakarak, Türk yemeğinin, restorancılık sektörünün durumu ile ilgili ne düşünüyorsunuz.

H. Özer: İngiltere, Londra, restorancılıkta, dünyanın marketi, pazarıdır, o nedenle ben her gün görüyorum. Bize, diğer mutfaklara, restoranlara ilgi, gelişmişlik ne durumda diye. Başta mutfağa sahip çıkmak gerekiyor. Bu çok önemli ve çok dertliyim bu konuda çünkü görüyorum. Görünüyor. Nasıl aşçımız, restorancımız, otelcimiz, gurme’miz, gazetecimiz varsa yapılan işler görünüyor. Türk yemeği için değil yapılan tartışmalar, işler. Bir İtalyan yemeği yedim, Fransız şarabı içtim’dir gidiyor. Bilmiyorum hangi millet bu kadar yabancı mutfak üzerinde çalışıp, pazarlama, tanıtım yapıyor devamlı…, hangi Çinli, Fransız, Hindu, Tayland’lı yapıyor.., herkes kendi yemeğini yapıyor, övünüyor, gurur duyuyor, ona çalışıyor. Kendi yemeğini beğenmemek, insanın kendi çocuğunu beğenmemesi gibi bir şey. 

Döner olsun, kebap olsun, bunların dürüstçe, sağlıklı, güzel sunumu önemli. Türk yemeğini, kötü mahallelerde, sabaha kadar açık kalan yerlerde, geç saatlerde yenen döner, etiketinden kurtarmak gerekiyor. Sahipsiz bırakılmış, geliştirilmemiş bir Türk yemeği var.   Demek istediğim, "Fine-dining" (iyi yemek) denilen mekanlarda geleneksel Türk yemeği bulamıyorsunuz. Türkiye'de bile sayılı. Ankara'da Bilkent Otel'de Sofra'yı açtığımız zaman, Dışişleri Bakanı, diplomatlar, askerler, yabancı konuklarını bize getirdi. İyi Türk yemeği piyasa ile işletmeyle buluşmamış. Fakir yemeği olmuş. Zengin yemeği de var tabii Türkiye'de. Osmanlı aileleri ile gelen gelenek, ben onların evinde kaldım, yemek yedim araştırdım. O zenginler burada Sofra'da yemek yediler, bana tarifler verdiler. Lübnanlılar, İranlılar yapıyor, onların namı bizden iyi restoran sektöründe.

Bir de, gelişmiş bir sektör olması için herkese iş düşüyor. Mesela, İngiltere’de yemek yazarları restorana gizli servis gibi gelir, bilemezsin ne zaman geldi gitti, tanınan kişi ise yerine başkasını gönderir. Gurmelerin, yemek yazarlarının restoranlara tantanalı gelişi gidişi, ne kadar faydalı oluyor yemek sektörüne bilmiyorum.

Araba satsan, uçak satsan kültürü sunmuyor. Yemeğin, lokantanın yeri ayrı kültürü tanıtmada. Nasıl evine gittiğin insanı, aileyi tanırsın, yurt dışında Türk lokantasına gidince de, Türkiye Cumhuriyeti'ni tanıyorsun bir bakıma. İnsanı, dekoru, dizaynı görecek gelen... Turizm Bakanlığı'mıza Türk mutfağına destek, tanıtım konusunu proje olarak anlattım, harika dediler ama arkası gelmedi... Bu sadece Türkiye'yi ilgilendirmiyor, bir medeniyet konusu. Her milletten insana ulaşıyorsun yemek üzerinden. Bizim sofra türü yemeği her yerde yapabilirsin. "Marka" olmayı başarmak lazım. Amerika'da yaptım, Tokyo'da, Arjantin'de, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yaptım zamanında. Şimdi Brüksel'de bir Sofra açmayı düşünüyorum. Brüksel’de restoran açmamı esasen TÜSİAD istedi. TÜSİAD’ın orada temsilciliği var, temaslarında da misafirleriyle geleceği Türk restoranı istiyorlar.

S: Türk yemeği uluslararası alanda bilinen, yüksek bir marka değilken, siz Londra’nın en saygın semtlerinde başarılı oldunuz. Daha açık konuşalım "dönerci" kısır döngüsünü nasıl kırdınız? "İyi yemek", "fine dining restaurant"markasını, zincirini nasıl kurabildiniz?

H. Özer: Kısırdöngüyü kırmadım, ucundan tuttum sadece. Kırılması için okul olması lazım. Devletin sahip çıkması gerekiyor bu işe. Okullar vaktiyle yanlış kurulmuş, otellere aşçı çırakları yetiştiriliyor, Avrupa yemeği yapıyorlar. Türk yemeğinin okulu yok. Türk mutfağını teyzeler yapıyor sadece evlerinde. Turist te, teyzenin yemeğine gitmiyor... Lokantada otelde yiyor. Bir kebapçı, balıkçı çıkıyor, o da İngiltere, Avrupa standardına göre tam doğru kebapçı, balıkçı değil. Turist başka bir şey bulamıyor. İngiltere'de Restorancılar Derneği, Türkiye'de Türk yemeği bulamayınca şaşırıyor, çünkü Türk yemeği evlerde yeniyor. Evlerimizde çok güzel yemekler yapılıyor. Ev yemeği yapan aileler yanıma geldikçe, ben onlardan öğrendim güzel Türk yemeğini. Lokanta yemeğini zaten sevmedim. Ecnebi yemeğini de çok sevmem, misal Fransız, İtalyan mutfağı, ikisi de sağlıksız. Biri soslu, kremalı et, diğeri de soslu, kremalı makarna.

S: Sağlıklı yemek, basit mutfak anlayışı önem kazandı son yıllarda, Türk mutfağı için nasıl değerlendiriyorsunuz bu gelişmeyi ?

H. Özer: Sağlıklı yemek konusu çözüldü artık, kabul gören, doğal bir hal aldı ve Türk yemeği bu iş için ideal çünkü bizde protein var, sebze, baklagiller, fındık fıstık var. Türkiye’de ne varsa.., bunlar diyete uygun. Ben de onu yapıyorum. İlk yıllarımdan itibaren bu konu benim için önemliydi, diyetisyenlerle çalıştım, sağlıklı menü olsun, lokanta yemeği olmasın diye. Şimdi bütün dünyada dönen bir film var, Hüseyin Özer Türk yemeğini değiştirdi, geleneksel yemeği modernize etti diye. (Discovery Channel'ın "The World's Richest People" belgeselinin 1 bölümü https://www.youtube.com/watch?v=nArPasRBlyA) O değişim dedikleri, yıllar önce, sağlıklı yemek hassasiyeti, en taze sebze meyvelerle oldu bu.

Yemek yemek, restorancılık sanattır, onu becermek lazım… Doğallık, dürüstlük, daha iyi yaşamak var benim yemeklerimde. Kendime uyguladığım herşeyi, yemeklerime de uyguluyorum. Bilgiden falan gelmiyor yaradılıştan geliyor, tat alma duyusu ile ilgili, kahvede, şarapta, yemekte.. Allah’ın lütfu bu.

Sofra Yemek Kitabı
(Sofra Cookbook)
Ispanak ve Domatesli Nohut... deneyeceğim !

S: Profesyonellikten öte bir yaşam tarzı sanki sizin için lokantacılık.

H. Özer: Gayet tabii… Bu dükkanları ben para para para diye açmadım. İlk kazandığım parayla vakıf kurduğuma göre, (Hüseyin Özer Eğitim ve Kültür Vakfı) belli niyetim, vatanıma, milletime hayırlı olayım.
( http://vefikir.com/tokatta-burs-veren-kurum-ve-kuruluslar )
( http://huseyinozer.co.uk/tr/ozer_foundation.aspx )

Lokantalarımızın bulunduğu bölge itibariyle, müşterilerimizin çoğunluğu yabancı. Türk öğrenciler geliyor, Erasmus değişim programı öğrencileri çok geliyor. Onları cesaretlendiriyorum bir araya gelsinler diye, ikramlarda bulunuyorum, onlardan para almamak ta benim görevim, Türklüğe hizmet etmek istiyorum. Allah lütfetmiş, Londra’nın merkezinde bize lokanta vermiş diye.

S: (Aklımda "Türk mutfağının okulu yok" sözü, öğrenme öğretme soruları dolaşırken, Hüseyin Bey’in gözüne etrafımızda müşterilere hizmet eden genç bir garson takılıyor...Başlıyor anlatmaya)

H. Özer: Bu çocuk bir ay önce başladı ve diğerlerinin ayarında bir çalışan oldu, lokantacılık hiç bildiği bir iş değildi, lokanta açacak şimdi kendine. Durmadan anlatıyorum, şöyle yap, böyle yap diye… Salonu, mutfağı, marketing stratejisini, nerede açılır lokanta, onları öğretiyorum. Hepsini birarada öğreten bir okul burası. Bizden mezun olanların hepsi başarılı… Bu nedenle, Londra’daki Middlesex Üniversitesi, Work Based Learning Institute- İş Temelli Öğrenme Enstitüsü bizimle işbirliği* yapıyor. Üniversite bize bir unvan verdi, ilk defa üniversite olmuş müessesesiniz dedi. Middlesex Üniversitesi ile beraber girişimcilik, iş hayatı dersleri veriyor, Türk mutfağı için geleceğin nitelikli şeflerini yetiştiriyoruz.


Middlesex Üniversitesi’nin eğitim-öğretim konusundaki Hüseyin Özer ile çalışmasını özgeçmişinden bir bölüm ile bağlayalım, sade profesyonel lokantacılık değil bir well-being manifestosu olmuş bana göre :-)

“Lokantacılık bir sanattır
Başarımızın büyük bir bölümünün ardında bugüne kadar verdiğimiz eğitimlerin de büyük payı var. Restoranlarımızda; giyim kuşam, yemek yeme sanatı, müşteri geri getirme sanatı, insan ilişkileri, şarap içimi, şaraptan anlama, sağlıklı yaşam, diyet, kendine iyi bakma, güzel konuşma sanatı, vücut dili, organizasyon yapma, dengeli yemek yeme, hijyen kuralları, marketi görme, strateji yapma, eleman yetiştirme; menü nasıl düzenlenir, ekonomik şartlarda nasıl değişir, kriz nasıl hissedilir, bulunduğu bölgenin müşterisi nasıl tanınır, lokanta nasıl dolu tutulur ve bunları yaparken nasıl mutlu olursun... bunları öğretiyoruz.

Yüzde yüz dürüst olmanın getirilerini, kendini ve dünya insanlarını ayrım yapmadan sevmeyi, mutlu yaşam tarzını, müdürlük, genel müdürlük; komple bir yönetici nasıl olunur bunu öğretiyoruz.”

İstanbul'da, Karaköy'deki restoranı açarken de, avukatlara sadece iki tür sözleşme yapacağımızı söyledim. Biri işçi sözleşmesi diğeri çalışanların orada aynı zamanda eğitimi, öğretimi, stajı için.

Westminister Üniversitesi de, “iki memleketi birleştiren insan” diyerek fahri doktora verdi. Kötü yemek memleketleri ayırırken, iyisi birleştiriyor. Türk Yunan Dostluk Derneği kurduk ortak pazara girme konusunda beraber çalıştık yıllar önce, Papandreu dostumdu. Yunanlılarla ortak yemeklerimiz de çok. Yemek birleştiriyor zaten. Düğünde, cenazede, doğumgününde.





BREXIT MENU

S: 2002 yılında Cem Boyner, Güler Sabancı ve Zeynep-Metin Fadıllıoğlu çifti Piccadilly'de "Chintemani" adında, çok iddialı bir Türk restoranı açmışlardı, hatta açılış hazırlıkları sürerken beraber uğramıştık yerlerine. Gece geç saatte iç dekorasyon çalışmalarında işin başında bulunan Fadıllıoğlu çiftine “hayırlı olsun” demiştiniz.

H.Özer: Elbette, çok şık bir yer açmış, ödül almışlardı iç mimarisinden dolayı.

S: Sofra'nın, Özer'in işlerinizi olumsuz etkiler mi ? diye sormuştum size.

H. Özer: Ne güzel, keşke daha çok açılsa bu kalitede Türk restoranı, Rekabet oldukça siz de yükselirsiniz. Benim açtığım tüm mekanlar rakiplerin tam ortasındaydı. Burada en iyi lezzetleri en iyi fiyata yiyeceksiniz, dedim herzaman.  Türk mutfağının iyi örnekleri çoğalırsa, imaj düzelecek. İnsanlar beraber bir yemeğe gidecek diyelim, hadi bir Chinese, Thai, Japanese yemeye gidelim diyen var istiyorum ki bir Türk yemeğine gidelim diyenler de çoğalsın.  Mesela, yıllar önce, Londra'ya gelen Amerikalılar, gelirler kuyruk olurlardı burada, artık gelmiyorlar, çünkü son dönemde Amerika'da Türk yemeğini iyi temsil etmeyen lokantalar açıldı, işte Amerikalı o zaman gelmiyor.

"Aşk yemeği"nin ve "iş yemeği"nin yeneceği yerler olmayı hedeflemeliyiz... Herkes kendi yemeğini yapıyor yüceltiyor. Japonun da doğru dürüst yemeği yok ama yaptığı işi güzelleştiriyor, güzelleştiriyor...düzgün yapıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/ucuz-kebap-imaji-na-yenildi-patronlar-lokantasi-kapandi-231771


S: Muhteşem bir şey o Japon sunumları.

H.Özer: İyi de, adam emek veriyor. Suşi diyince hatırladım, geçenlerde İstanbul'da bir restorana gittik. Ne yiyeceğiz dedim, buranın suşisi güzel dediler... Manzara var dediler. Baktım Ali Ağaoğlu'nun binalarını görüyor. Aradığım tür lokantayı Türkiye'de bile bulmakta zorlanıyorum.

S: Çocukluğunuzdan beri imkansızlıkların içinde okumak, öğrenmek konusunda ne kadar hevesli, gayretli olduğunuzu anlattıklarınızdan biliyoruz.  Biraz o günlere, özellikle İngilizce öğrenme hikayenize geri dönebilir miyiz.    

H.Özer:  Çocukken Ankara'da okuma isteğimi, merakımı sağa sola söylediğimde, Ulus’ta İsmet Paşa’da dini kitaplar satılıyormuş onları al dediler, cüz verdiler bana. O dini okumalar da beni etkilemiştir hatta tövbe etmeyi, Müslümanların cennete gideceğini okudukça, çocuk aklımla bunu bilmeyenlere de anlatmalıyım diye İngilizce öğrenmeye heveslendim, ilk defa söylüyorum bunu ilk defa kayıtlara geçiyor. Ankara’dan İstanbul’a gittiğimde başladım İngilizce dersler almaya. 1975’te de talebelerle otobüse bindim Londra’ya geldim. O gün bugün Londra benim sevgilim, lokantacılıkta da ölçüm budur, sevgilimi getirebileceğim restoran yapmaya çalıştım hep, Romantik lokantacı diyebilirsiniz bana.

 "Çocukluk bitmeyen bir gökyüzü" derler, Hüseyin Özer'i tanıyanlar bilir, çocukluk yılları hep aklında, dilindedir, tüm olumsuzlukların içinde, en çok ta okula gidememesi iz bırakmış...



S:  Çok güzel, bir ölçü.., bugün öğrenme, kendinizi yenileme adına ne yapıyorsunuz.

H.Özer: Ben durmadan öğrenmek zorundayım. Rekabetin yüksek olduğu yerde zaten buna mecbursun.  Yeni mekanları, gelişmeleri, trendleri takip ediyorum.  Ama üretkenlik, verimlik beni hoşuma gidiyor. Menüyü yeniliyorum, yemekte taze bir şey bulabiliyorum, oynuyorum her saniye.     

S: Teşekkür ederim Hüseyin Bey, Türk mutfağına hem dışarıdan hem içeriden bakan, açıksözlü, samimi sohbetiniz için. Dilerim Türk yemeği yalnız bizim gönlümüzde değil, dünyada da haketttiği yeri alır.

YaşamboyuÖğreniYORUM'dan ülke mutfakları nasıl desteklenir, büyütülür meraklıları için Fransa'dan bir proje örneği, 2. link ise bir Avrupa Birliği çalışması

* http://www.diplomatie.gouv.fr/en/IMG/pdf/160128-dp_good_france__eng_cle45dbb6.pdf

* http://s3platform.jrc.ec.europa.eu/documents/20182/154989/JRC99987_Cavicchi_Ciampi+Stancova_Food%26Innovation_FINAL.pdf/f6f3c351-5888-424e-81ee-321a46931fdf


















25 Kasım 2016 Cuma

ALPAY ZAMANI


Attila İlhan'ın eşsiz incelikteki "Üçüncü Şahsın Şiiri" ya da daha bilinen ismiyle "Felaketim Olurdu Ağlardım" eserini gecenin karanlığında, bizzat Alpay'dan dinlemek te varmış kısmetimizde... Arkada melodi, enstrüman olmadan da, "Alpay Yorumu" ile saf şiiri duymak, büsbütün bir keyifti. Gecenin hikayesini ve  gördüğüm Alpay'ı anlatmak istiyorum size... Ama önce Üçüncü Şahsın Şiiri.., ister içinizden okuyun, ister linkten Alpay'ın sesinden dinleyin...


Üçüncü Şahsın Şiiri



gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cigara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

Attila İlhan 



Yaşadığım şehir Ankara'nın, Çayyolu mahallesinde, kalabalık bir Pazar aile yemeği için mekan ararken keşfettiğimiz RedRex Restaurant'da, Alpay'ın her Çarşamba sahneye çıktığını öğrenince, izleyen hafta kendisini dinlemek için, mesai sonrası yorgun argın da olsa, attık kendimizi RedRex'e... 

Kendinizden düşünün, Alpay'ı duyunca neler gelmez ki insanın aklına.., "Eylülde Gel", "Hayalimdeki Resim", "Fabrika Kızı" gibi herkesde bir yeri olan, klasikleşmiş eserler, o şarkıların hatırlattıkları... İlk aşklar, platonik olanlar, lise yıllarında hocalarımızın bütünleme tehditleri ile illaki yaptıkları -Eylül'de Gel esprileri... "Klasikleşmiş" sözü, 70lerin 80lerin bu sevilen şarkılarını bugün de, eskimişlik hissine kapılmadan, zevkle dinlememizin karşılığı… 

"Eylülde Gel" 
(sözler ya da "şiir" Fecri Ebcioğlu)

Tatil geldiği zaman 
Ağlarım ben inan 
Gidiyorsun işte 
Arkana bakmadan 
Nasıl geçer bu yaz 
Ne olur bana yaz 
Sen sen sen 
Sen bir ömre bedel 
Yok yok yok 
Gitme gitme gel 
Eylülde gel 
Okul yolu sensiz 
Ölüm kadar sessiz 
Geçtim o yoldan dün 
İçim doldu hüzün 
Yapraklar solarken 
Adını anarken 
Bekletme ne olur 
Gelmek zamanı gel 
Yok yok yok 
Gitme gitme gel 
Eylülde gel Eylülde okul yoluna
Konuşmadan yürüyelim gireyim koluna
Görenler dönmüş hem de mutlu diyecekler
Ağaçlar sevinçten başımıza konfeti gibi
Yaprak dökecekler

Orijinal kayıttan 

"Eylülde Gel" ( Bestecisi Marc Aryan'dan Fransızca sözleri ile Qu'un Peau D'amour da dinlenmeli)


Tüm bu sevgi ve hayranlığın yanında, Alpay'ın yıllara meydan okuyarak, olgunluk çağında sanatıyla hayatın içinde olması da ilgimi çekti.  Dinlemeye gitmişken görüşme fırsatı olur mu ki, diye evde eşim Hüseyin ile konuşurken, bizim programın söyleşi ve dinletinin bir arada "Alpay'a Sorun Yanıtlasın" tarzında yapılacağını anlatan aşağıdaki gazete haberini gönderince, gece benim için daha da özel bir hale geldi.

  Her zaman rastlanacak birşey değil, efsane şarkıları sesinden dinlemenin yanısıra kendini anlatmak isteyen, sorun söyleyim diyen, açık bir insan var karşınızda.  İşletme müdürü Erkan Bey aracılığıyla kendisinden geceyi YaşamboyuÖğreniyorumblog'umda anlatabileceğim konusunda izin de aldım tabii.  Burada konuşulan blog'da da yazılabilir diye haber yollamış, sağolsun. 

Madritli Maria ile...
Boşuna böyle değişik bir program düşünmemiş, çok sohbetkar ve açıksözlü.   Kendine özgü havasıyla, hiçbir soruyu cevapsız bırakmadı, samimiyetle anlattı.  Sporcu geçmişi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olması, (okulumuz ortakmış), müzik kariyeri, şarkıları, rahmetli Fecri Ebcioğlu ile anılarından, yine rahmetli Neşet Ertaş'ın Neredesin Sen'ine (aşağıdaki linkte) uzanıldı, Ajda Pekkanlar, Tarkanlar, Gripin grubunun solistine kadar pek çok kişinin kulakları çınladı o gece. 

Elbette, -Bu enerjinizi, dinçliğinizi neye borçlusunuz sorusu geldi hemen. Ne de olsa karşımızda gürül gürül şarkı söyleyen, Madritli Maria'da flamenko figürleriyle dansçısına eşlik etmekten de geri durmayan, klasik yaş baş konularını kenara koymuş bir insan var. Sanatçı kişi tabii, gençlik, sağlık sorusuna, -doğru besleniyorum, spor yapıyorum falan demedi. Önce bilmiyorum genetik diye geçiştirdi biraz. Ben -Nedir size yaşama sevinci veren, hayatınızın tılsımı gibi kendimce biraz daha şiirsel sordum... konuştukça ilginç şeyler söyledi aslında.  Birebir aktarıyorum...

-İstemediğim hiçbirşeyi yapmadım, sevmediğim insanla sofraya oturmadım, Allah bana bu şansı verdi... Arkaya bakmayı sevmem, önüme bakmayı severim... 75 yaşında delikanlı da var, 21 yaşında göçen de..., yaşam soluk alıp vermek değil, yarınlara umutla bakmak, yeni şeyler yapmak üretmek gerekiyor... 

İnsanın kendi olmayı başarması, geçmişe takılıp kalmaması, heyecanla üretken olması, hepsi başlı başına esin veren görüşler... Gece boyunca dinlerken bir şey daha dikkatimi çekti. Sadece Alpay için geçerli değil bu gözlemim, ama onda da hissediliyordu.  Güzel yaşlanan, kendisiyle barışık insanların sohbetinde, daha genç insanlarda bulunması çok güç bir özellik var. Görmüş geçirmiş olmanın, hayatın muhasebesini yapmanın rahatlığıyla, tam olarak kendileri gibi davranabilme lüksü... hırs, sorumluluk, imaj, mış gibi olma kaygılarından sıyrılınca, bu insanların sohbetleri, bir sahicilik, dem kazanıyor... 

Sevgili Alpay, 2 Kasım'daki sohbetinde, "Olmasa Mektubun" şarkısını bir CD sine koymayı çok arzu ettiğini söylemişti, en kısa zamanda bu dileğini gerçekleştirmesini ve şimdi olduğu gibi daha uzun yıllar sesiyle, yüreğiyle dimdik sahnelerde olmasını diliyorum. 

-Ailemizin Alpay Hatırası-

2 Kasım 2016 Çarşamba

DEMET AKBAĞ, ROBERT DE NIRO'YA KARŞI



DEMET AKBAĞ, ROBERT DE NIRO'YA KARŞI

İki dev oyuncuyu hayalimde yan yana getiren 2015 yapımı filmleri.

Demet Akbağ'ın "Nadide Hayat"'ı ile Robert De Niro'nun "Stajyer" filminden bahsediyorum.

İkisi de olgunluk, emeklilik çağına gelmiş ama ruhu emekli olmayanların toplumda, okulda, iş hayatında yer edinme gayretini anlatıyor.


                                                                                 
                                                                                 -Amerika'da da aynı Demet :-)


Demet Akbağ, evlenirken üniversite eğitimini yarıda bırakan, 55 yaşında, torun sahibi, muzip ev hanımı Nadide'yi canlandırırken, Robert De Niro, başarılı iş yaşamını emeklilik ile noktalayan 70 yaşında, hal tavır, giyim kuşamı ile buradayım diyen karizmatik beyefendi rolünde...

Esas oğlan ve esas kızımızın ortak noktaları emeklilik dönemlerinde dikiş nakış, resim, yoga gibi faaliyetler ile yetinmek istememeleri.  Yetinmek derken yanlış anlaşılmasın, insan sevdikten sonra bu işlerden biriyle bile hayatını doldurup, anlamlandırabilir.  Ama herkese hitap etmeyebiliyor bazen. İşte bu insanlardan olan kahramanlarımızdan biri üniversite sıralarına dönmeyi, diğeri de gençlerin kurduğu bir moda şirketinde "stajyer" olarak çalışmayı göze alıyor.

Konu bu minvalde gelişirken, arka planda bizde ve Amerika'da insanların

"emeklilik dönemi" 

ve 

"yaş" "yaşlılık duygusu" (kimileri kibarca yaş almak diyor)

ile ilgili algı ve düşünceleri işleniyor... Amerikan toplumunda yaşlıların hakettiği saygıyı görmediği görüşü var.  Bizim toplumumuzda, gelenek görenek nedeniyle saygı değil ama insanların erken emeklilik ya da işyerlerinde yeterince değerlendirilememesi nedeniyle, erken yaşta kabuğuna çekilmesi, yaşam memnuniyetinin, kalitesinin düzeyi tartışılabilir. 

Bir de, farklı yaştan insanların birbirini konumladığı yer önemli.  Gençlerde, orta yaşı geride bırakmış insanların becerilerini, görüşlerini hafife alma eğilimi var gibi.  Nadide ve Ben Whittaker, bu tür ön yargıları umursamayıp, gençlerin arasına karışıyor. Filmler, bu yönüyle de hoşuma gitti açıkçası. 

Tecrübenin Modası Hiç Geçmez
                                       


Yönetmen Çağan Irmak ve Hollywood gözünden, farklı kuşakların "birbirinden öğrenme" deneyimi ve insanların bu sırada kendilerinin farklı yönlerini keşfetmesi tatlı tatlı anlatılıyor.  


Genç yaşlı insanların bir araya gelmesi, birbirini dinlemesi, birbirinden öğrenmesi yaşamboyu öğrenme için önemli.

-Bu örnekler, olgunluk, emeklilik çağına gelmiş insanlarımız için ne kadar gerçekçi ?

diyebilirsiniz.,

-İnsan istedikten sonra kendine en uygun olan meşgale, amaç, hobiyi bulabilir.  O isteği pekiştirecek ortamların, kişilerin arasında olması işi kolaylaştırabilir.

demek isterim.

Emeklilik sürecini, bu geçiş dönemini kimimiz  kısa sürede atlatıp, yeni bir hayat düzeni kurarken, kimileri daha ağır geçirebiliyor.  Psikologların, hayatın bu dönemine dair emeklilik sendromu, depresyonu gibi konulara kafa yorduğunu biliyoruz.  Hatta okurken insan nelere rastlıyor, "emekli koca sendromu" (EKS) varmış.  Kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım... (EKS, Japonya'da adı konmuş, 2005 yılının haberi... Japonya'da yoğun çalışan "işleriyle evli" erkekler, Japonya’daki emeklilik yaşı olan 60’larına gelip günlerini evde geçirmeye başladıklarında, kadınlar artık neredeyse yabancılaşmış oldukları bir erkekle dip dibe yaşamak zorunda olduklarını fark ediyorlar. Bunun üzerine Japon kadınlarında depresyon ve fiziksel rahatsızlıklar baş göstermeye başlıyor. Aileyi de etkiliyor yani)      



Yaşadığımız sürece hayatın değişimi, dönüşümü ile başetmek boynumuzun borcu.  Çocukluktan yetişkinliğe geçişte ergenlikte yaşanan sancıları düşünün. Yaşlılık, emeklilik gibi yaşam tarzı değişiklikleri de, o misal.  Durum böyle olunca, yaşımızla barışık olup, "bu yaştan sonra mı" demeden, kendimize emek vermeye devam edemez miyiz...  

Yaşlılık, emeklilik sendromlarını değil, "Bakış açını değiştir, hayatın değişsin" yaklaşımı ile  "İkinci Bahar"'ı nasıl yaşarız'ı düşünelim.

Herkesin İkinci Bahar'ı kendi beğeni, yetenek ve ihtiyaçlarına göre oluyor elbette. Yine de, her yaş grubundan insanla "merak" duygusunu kaybetmeden "yeni şeyler öğrenme" "sosyal ilişkiler geliştirme" fikrini yabana atmamalı...

Hayatın yeni koşullarına uyum sağlayabilmek için esnek olabilmek ve şimdiye kadar tanıdığımız, bildiğimiz ben'lerimizden öte yönlerimizi keşfetmek dileğiyle...  


“Günümüzde liderliğin asıl tezahürü, isterseniz buna radikal bir tezahür de diyebilirsiniz, insanların deneyimlerimizi kullanarak birlikte öğrenebilecekleri mekânlar ve süreçler yaratmaktır” 

Margaret Wheatley