9 Eylül 2017 Cumartesi

BABAMDAN NE ÖĞRENDİM...



Babamı kaybettik... Önce bir beyin kanaması, ardından 6 aya varan bir hastane dönemi. Tüm sıkıntısına karşın, metanet ve zarafet içinde geçirdiği günlerin ardından, Hakkın rahmetine kavuştu sevgili babam... Bu zaman zarfında, ailesi olarak bizler de, babamla vedalaşmanın hüznünü yaşarken, bir yandan da, yaşlılık, ölüm düşüncesi ve ölümün kendisi ile yüzleştik.  Nasıl mı, elden ayaktan düşmeyi, yaşlılığın zor olduğunu, hepimizin ölümlü olduğunu bilmekle, en yakınınız üzerinden bizzat tecrübe etmek aynı şey değilmiş... Önce insan vücudunun gücünü ve güçsüzlüğünü, sağlığın, güzelliğin geçiciliğini, uçuculuğunu, hayatın bir anda kontrolden çıkabildiğini yaşadık. Sonra bir zaman, bir hayat telaşesine karıştık, bir de her zaman ayrı bir dünya olarak gördüğüm hastane koridorlarının tedirginliğine... Ölümün, hastalığın uğramadığı ev yok...benzer tecrübeleri yaşayan yakınlarımızın tavsiyelerinden yararlandık.  Eş dost, akrabamızın desteği hiç eksik olmadı.  Ve tabii ki, Ankara Üniversitesi İbn-i Sina Hastanesi ve Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi reanimasyon ve yoğun bakım servislerinin özveriyle çalışan hekim, hemşire, hasta bakıcı tüm personeline de ailece minnettarız...  Allah herkesten razı olsun.

Yakınını kaybeden insan psikolojisi olsa gerek, zihniniz günlük yaşamınızda her yaptığınız işte kaybettiğiniz kişi ile ilgili bir anıya, yaşanmışlığa gidiyor. Ya da kaybı telafi etmek için daha çok hatırlama çabasına giriyorsunuz, bilemiyorum.  Bir de şöyle bir söz var, çeşitli yazarlara atfedilen, "insan iki kere ölür, biri son nefesini verdiğinde, biri de ölen kişinin adı en son anıldığında..."  Gidenin ruhu şad olsun denir, böyle anmaların ardından ama anmak, geride kalanların da, bir o kadar ihtiyacı belki. Bu duygularla babamın bendeki birkaç anısını yazmak istedim.  

Babam Orhan Sayın, geçmişine, anılarına önem veren bir insandı.  Kendi başına zaman geçirmeyi sever, düşüncelere dalar, aile çevresinde, memleketi ve çocukluğunun geçtiği Hadim'i (Konya), okuduğu okulları, oradaki anılarını anlatmayı severdi.  Bugün düşünüyorum, bendeki yazma üzerinden anlatma hevesi de belki ondan geliyor.  Çocukken hatırladığım bir ajandası vardı, gazetelerden kesilmiş özlü söz, yazıları yapıştırdığı.., benim de çok defterlerim oldu böyle... Çetin Altan'a büyük hayranlık beslerdi. Meraktan, ortaokul yıllarında, ben de başlamıştım Çetin Altan'ın gazetedeki köşesini izlemeye.

Üniversite yıllarını geçirdiği İstanbul'u çok sever, o zamanlarını çok anlatırdı. Öyle zamanlar ki, babamın deyişine göre, İstiklal Caddesi'ne kravatsız çıkmadıkları, 1960 İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü öğrenci olaylarına tanık olduğu dönemler.  Mezun olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve döneminin hocaları ile gurur duyardı. Ceketinin sol yakasında, üniversitenin karınca rozetini taşırdı çocukluk yıllarımda.  Yine de meslek seçimimi yaparken, Hukuk okumamı istemişti. Ekonomi, işletme, maliye, üç disiplini beraber vermek istediler bize, sen hukuk oku, birine sahip çık yeter demişti. Daha yüksek puanlı bölümleri de kazanabiliyor iken, babamın tavsiyesine uydum. Pişman da olmadım. Hukuk okumanın değeri de, son yıllarda anlaşıldı Türkiye'de bu arada.  Ben fakültenin birinci sınıfındayken, kendisinin öğrencilik zamanında ciltlettiği Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Sıddık Sami Onar'ın Medeni Hukuk, İdare Hukuku kitaplarını önüme koymuştu.   Hıfzı Veldet'in medeni hukuk kitabı, genel hükümler, "iyiniyet" kısmında "iyiniyet deruni (içsel) bir kavramdır." sözü dikkatimi çekmişti ilk.  Babam da, ben de kelimelere meraklıydık.  90lı yıllarda hukuk fakültelerinde, kanun dilinden dolayı Arapça kelimeler, terimler çok yoğundu, sorardım sık sık.  O da, Arapça'da kural olarak, kelimenin ortasındaki harflerden türetilen, yakın anlamdaki kelimelerden anlamları buldurmaya çalışır, bilemeyince hayrete düşer, neredeyse kızardı. Ben de kızıyorsun ama bu kadarını bilmeyenler de var, diye kendimi savunurdum.

Yeni yetme, ergen yıllarımda kullandığım bozuk Türkçe denilebilecek sözlere takılır, "ne ilgisi var" anlamında "ne alaka" sözünü bile yakıştırmazdı ağzıma.  O zamanlar tepki duysa da insan, bilinçaltında etkileniyor demek ki, şimdi bile kolay kolay argoya dilim varmaz.

Yabancı dil, İngilizce öğrenmek içinde ukde kalmıştı. Olgun çağında bile birkaç çabasını hatırlıyorum.  Bir iki yıl boyunca, her hafta elinde İngilizce öğrenme amaçlı, Gelişim Oxford serisinin bir fasikülü ile eve gelirdi, ama pek ilerleme kaydedememişti. Yine babam gibi benim de benzer birkaç girişimim olmuştu, çocukken ve daha yakın zamanlarda.  Göz ucuyla bakıp -zor işler bunlar kızım, yorma kendini, derdi. Bu arada babamın özenip ciltlettiği kitap ve dergileri hep sevip sahiplendim ama yıllar içinde kaybedip geri vermeyince, aklına geldikçe serzenişte bulunurdu hep. 

Babamdan görüp, etkilendiğimi düşündüğüm bir diğer konu da, insanları olduğu gibi kabul edip, niyetlerine önem vermeye meyilli olmasıydı.  İnsan ilişkilerinde mizaç, karakteri görmenin, kabul etmenin önemini söyler, onun ötesinde beklentiye girmemek lazım derdi. Kabullenmek her zaman kolay olmasa da, insan ilişkilerinde bu tutum benim için rahatlatıcı oldu.

Babamın çalıştığı Sayıştay'ın lojmanında oturduğumuz yıllarda, denetçi arkadaşlarının birbirlerine takılmak için kullandıkları eğlenceli lakapları vardı. Birgün, babama değil ama anneme sorduğumu hatırlıyorum, babamın da bir lakabı var mı diye, var demişti "Baba Orhan" diyorlar babana... o nedenle yıllar sonra, cenaze merasiminde, Sayıştay Başkanlığı'nın çelenkini görmenin ayrı bir anlamı oldu hepimiz için.  

Kaybettiğimiz yakınlarımızın aziz hatıralarına tüm saygımla, herkese sağlık ve esenlikler dilerim..


"Sevdiğini kaybedince, insanın yüreğinde kırk mum yanarmış. Sonra her geçen günde mumlardan biri sönermiş. En sonunda geriye bir mum kalırmış. O tek mum, yaşam boyu sönmezmiş, insan ölünceye dek içinde yanarmış…

… İnsan sevdiklerini yitire yitire yaşar; yıllar geçtikçe, yanan ve sönen mumlar birbirine karışır… Öyle ki gönlünde hangi mum kimin için yanıyor bilemezsin; mumun alevinde sevdiğinin kimliğini göremezsin, yalnız belli belirsiz bir acının dumanı titreşir…

… Zaman geçtikçe acı uslanır, akıllanır, bilgeleşir; hüzne dönüşür; yara kapanmıştır; ama, inceden inceye sızlar."

 İlhan Selçuk, Duvarın Üstündeki Tilki*


60lar, 80ler, 2000ler... Eski güzel resimler için Foto Konfor Kasımpaşa-İstanbul'a selam olsun!


https://tutunamayangiller.tumblr.com'a teşekkürler











31 Temmuz 2017 Pazartesi

BASTON mu BATON mu...



Bir çift baton'a ihtiyacım vardı... Doğa yürüyüşlerinde kullanmak için... Uzun, zorlayıcı rotalarda yürüyüşçülerin dizlerini düşünmesi, dizlere binen yükü hafifletmesi lazım.




Kolayından, Ankara'da Decathlon mağazasına uğrayıp, 10 dakikanın içinde halletmek vardı ama aklım doğa yürüyüşü rehberi Gökhan Koçak ile röportajımda* geçen, el yapımı, esprisi, anısı olan bir batondaydı... Kısmet... derken, tatil için yolum Devrek'e düştü...

Bastonu ile bildiğimiz, yemyeşil Batı Karadeniz'in, Zonguldak'ının Devrek'i... Burada gönlüme göre baton bulamazsam, başka hiçbir yerde bulamam kararlılığıyla, Devrek Bastonu hikayem başladı... 

"Baston'un Başkenti Devrek Yaz Şenlikleri"'ne de denk gelince, gider gitmez akşam saati kendimizi dışarı attık. Sıcak yaz akşamında, çocukluğumun Ankara Gençlik Parkı eğlencelerini hatırlatan, Devrek Lunapark'ını geride bırakıp, ilçeyi ikiye bölen Devrek Çayı üzerindeki asma köprüde yaylana yaylana yürüyerek, şenlik standlarına geçtik. Gözüm bastonlarda ama düşündüğüm tarz, boyuma göre bir baston ya da daha doğru deyişle "asa"** bulmanın o kadar da kolay olmadığını anladım. Yürüyüş batonu yerine geçecek asa tipi modeller az sayıda ya da bana göre kısaydı. Dönüşte Bastoncular Çarşısı'ndan geçip, bir de orada şansımızı deneyelim dedik.



Devrek'te Ayşegül ve Ersel Usta'nın Bastonevi'nde 

Saat gecenin onbiri. Şans eseri dükkanına uğrayan Bastonevi'nin sahibi Ersel Bey ile tanışıp anlattık durumu... Trekking, doğa yürüyüşü batonu, üzerine yazı yazdırma derken siparişimizi verdik. Bir-iki güne hazır olan ben diyim baton, siz diyin asa'mızı alırken baston sohbeti koyulaştı. Sergiledikleri bastonlarının yanında duran "BASTON TARİHİ, Devrek'ten Bastonla Tarihe Bakış" kitabını hediye etti sağolsun. 


Devrek Bastoncular Çarşısı

Bir yeri ilk kez görmenin yeri ayrı. Hele ki, coğrafya, tabiat bambaşka bir şekle bürünüyorsa... İşiniz gücünüz, yeme içme, hatta mizacınız, yaşadığınız yere göre şekillenebiliyor. Kimileri "coğrafya kaderdir" diyor kısaca. Baston ve Devrek'in ilişkisini de bu anlamda merak ediyordum, neden başka bir ilçe değil de Devrek bu kadar ünlenmiş diye... Türkiye'de bastonculuk yapan diğer bölgelerden Devrek'in ayrışmasının sebebi, bastonculuğun belirli bir tarihsel süreç içinde gelişmesi, sanatsal anlamda bir değer olarak düşünülerek, geleneksel olarak hem Türkiye hem de dünya çapında ün yapmış olmasından kaynaklanıyormuş... İnsan niyetlenmeye görsün, yürüyüş batonu ararken, baston kültürünü keşfetmek, yazmak ta varmış.

Kitap vesilesiyle, farklı kültürlerde, devlet yönetiminde, din adamları arasında bastonun anlamını, sanatsal tarafını, dünden bugüne ustadan çırağa el vererek bastonculuğa emek verenleri anmak istedim. 



Ömür Çelikdönmez, Ömer Yılmaz ve Raşit Korum'un Değerli Eseri


  • Antik Yunan, Mısır'a kadar gidiyor bastonun mazisi.. Herkeste mesleğine, toplumdaki konumuna uygun baston bulunurmuş o zamanlar... Çoban'ın, tüccarın, firavun'un ayrı gibi...

  • Hristiyanlıkta papazların, psikoposların, eski doğu dinlerindeki din adamlarının elindeki asaların sembolik bir gücü varmış. 

  • Eski Türklerde, Hint ve Çin'de "Tuğ" adı verilen, atkuyruğu ile bağlanmış, altıntop ile sonlanmış, törenlerde kullanılan sırıklar, tüylü bastonlar kulanılmış.

  • İslamiyette de, Hz. Muhammed'in "Anaze" denilen bir asası varmış ve asa taşımak sünnet kabul ediliyormuş.

  • Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Musa'nın asası geçer ve bu mucizevi bir bastondur, onun peygamberliğinin adeta alameti olarak biliniyor.

  • Tasavvuf literatüründe, dervişlerin kullandıkları çugan, mütteka gibi çeşitli nesneler, asa çeşitlerinden sayılır ve "dervişlerin çeyizi" olarak anılırmış. 

  • Asa, Türklerde Müslüman olmalarından sonra görülmüş. Türklerde baston yüzyıllar boyunca hem bir dayanak, hem de mevki, memuriyet alameti olarak protokol icabı kullanılmış. Osmanlı Devletinde saray hizmetlileri, devlet memurları, silahlı güçler arasında asa taşıyanların uzun bir listesi var.  

  • Asadan daha kısa ve ince olan baston, göbek hizasında, bitiş kısmı topuzlu veya "L" şeklinde olur, Avrupai kıyafet tamamlayıcısı olarak önceleri "Frenk değneği" olarak ta anılmış. Tanzimat hareketiyle, asa yerine bastonun geldiği de söylenmektedir. 

  • Avrupa'da, XVII. yüzyılın başında Catherine de Medici bastonun tanıtımında önemli rol oynamış. Fransa'nın ünlü İtalyan ailesinden gelen kraliçesi, kullandığı bastonun topuzunda parfümünü taşırmış aynı zamanda. 1789 Fransız Devrimi ve burjuvazinin iktidara gelmesiyla asa güç simgesi olmaktan çıkıyor konfor ve şıklığın simgesi haline geliyor. 

  • Fransız yazar Balzac şöyle demiş, -asayı taşıyış şekline göre kişinin ruhunun nasıl olduğu anlaşılır. Balzac'ın kendisi de bastona meraklıymış, hatta sıradışı bir bastonu da varmış. Kısa, kalın, topazı turkuaz taşlarla süslü. (Balzac'ın resimlerini araştırırken, bir Fransız Atasözüne rastladım, kısa yoldan zarafet kazanmakla ilgili. "Bastonu kullan, Barona benze."" (Habille un bâton, il ressemble à un baron").

Honoré De Balzac ve turkuaz taşlı bastonu

  • Devrekli ustaların baston yapımında kullandıkları asıl malzeme kiren ya da kızılcık ağacından geliyor.

  • Yılan Figürü, devrek bastonunun vazgeçilmez süsü. Yılanın sırrı, sebebi, kitabın en derin ve ilginç bölümlerinden biri. Yılanın, sağlığın, ebedi hayat ve gençliğin sembolü olduğunu söylemekle yetinelim. Yılanın yanısıra, kartal, at ve aslan figürleri de var. Her figür ayrı mitolojik bir konuya, ayrı bir uygarlığa götürüyor.

  

Devrek Bastonları

  • Karadeniz'in Kadınları, baston üretiminde sanatında aktif olarak çalışıyor, çarşıda, atölyelerde hemen farkediyorsunuz.

  • Atölyelere Devletin vergi desteği, Halk Eğitim'deki kurslar, seminerlerle bu sanatın yaşatılması ve yöre halkına geçim kaynağı olması çabaları sürüyor.


Baston Atatürk'ümüzün de Sık Kullandığı Bir Aksesuarmış 

  • Kitapta adı geçen ustaların hepsinin eline, yüreğine sağlık derken, kitaptan önce de Devrek'teki ustalardan ismini duyduğum hikayesi, hizmetleri ile dikkat çeken Münteka Çelebi'yi bir kez daha saygıyla analım.


Yürümek ve Yazmak, YaşamBoyuÖğreniYORUM Ba(s)tonumda iki tutkumu birleştirdim.
  
**Asa: Hükümdarların, din adamlarının, kumandanların ellerinde tuttukları maddi manevi kuvvet ve otoriteye delalet eden ağaç veya madeni sopa, dayanmak veya dayak atmak için kullanılan uzun değnek, barutun icadından önce mızrak ve kılıç gibi uzun silahlara verilen addır.


16 Temmuz 2017 Pazar

SEVMEK GÜZEL MESLEK - BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU SEV(R)GİSİ



Şehre Bedri Rahmi Eyüboğlu* gelmiş... hem de güzelim resimleri, şiirleri, Aşık Veysel'in mektubu, Yahya Kemal'in el yazısı notu, sanatçının en yakınlarının hayatına tanıklıkları, ruhuna yakınlıklarıyla..., gülümse...

Ankara CerModern'de 7 Nisan - 30 Temmuz tarihleri arasında ziyaret edebileceğiniz "Sevmek Güzel Meslek" isimli sergiden bahsediyorum.  



    "Seni düşünürken bir çakıl taşı ısınır içimde"

"Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde 
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın,
Bir gelincik sinsi sinsi kanar" 

Yazarken aklıma geliyor, okuduğunuz blog'u ilk kez çevreme duyurma telaşı içindeyken de, yanımdaydı Bedri Rahmi şiiriyle... Bazı konular benim için o kadar heyecan verici olabiliyor ki, yazmam gerektiğini düşündüm demeye çalışırken, 

"Bu karpuz
Çok kırmızı
Bölüşmek şart"

dizeleri aklıma düşmüştü.  Bu sözlerle meramımı anlatmalara girişmiştim geçen sene.  Bütün şiirlerinin bir araya getirildiği "Dol Karabakır Dol" kitabı ise bu sene  8. sınıf öğrencisi kızım Bahar'ı epey meşgul etti.  Çocuklar okulda Türkçe dersinde uzun uzun "Dol Karabakır Dol"'un şiirleriyle, resimleriyle sanatçıyı tanıdılar. Şiir çözümlemeleri üzerine proje yaptılar.  TEOG sınavı yılında, dershane koşturmacasının, kuru test sorularının yanında, bir nefes oldu kitap.  Nasıl olmasın.., Bedri Rahmi'yi okurken, insanın alıyla moruyla rengi, karadutu, ayvası, narıyla meyveyi, ağacı, kuşu, memleketini, türküsünü, ana dilini daha bir sevesi geliyor.  Şiir dili, kolaylıkla şairin içten ve yalın dünyasına ortak ediveriyor sizi...  Üslup kişinin kendisidir, sözü misali, sadece diline değil, insan olarak kendisine de yakın hissediyorsunuz kendinizi.  O nedenle, CerModern'deki sergi, bizim için senenin en güzel sanat haberi oldu diyebilirim. Sergiyi ziyaret için planlanan okul gezisi yapılamayınca, kızımla seve seve müzenin yolunu tuttuk.



işte kitabımız...

CerModern, başkentin Bedri Rahmi Eyüboğlu'na yakışacak bir sanat mekanı. Sergiyi, sanatçının aynı zamanda hocalık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nden öğrencileri, Ressam İbrahim Örs, Hanefi Yeter ve Fahri Özdemir hazırlamış.  Sanatçının her döneminden eserlerini, mektup ve fotoğraflarını görüyorsunuz.  Eserlerin büyüleyiciliği yanında, Bedri Rahmi'yi yalnız sanatçı yönüyle değil, insan olarak ta tanıtan, harika bir belgesel çekilmiş. (https://youtu.be/AgHf5KkZ7Co linkten izleyebilirsiniz).

Bedri Rahmi'nin şiir ve resim alanlarında en üst düzeye ulaşmış bir sanatçı, çok yönlü bir rönesans insanı olduğu, hepimizin malumu.  Belgeselde, serginin küratörleri, eski öğrencileri, torunu ve gelininin içtenlikli anlatımıyla başka şeyler de öğreniyorsunuz.  Sanatçının kendi ile ilgili algısı, öğretmenliğine toz kondurmadığı, öğretmeyi ne denli sevdiği, öğrencilerine özveriyle yardım etmesi, çok sevilen, sayılan bir insan olması gibi...        



Belgeselde en çok vurgulanan konu ise, sanatçının halk sanatını şiire, resme taşıması, Anadolu'nun türkülerini, masallarını, motiflerini kendi üslubuyla, kübizmle buluşturması, onları dünya galerilerine taşımasıydı. Yaşar Kemal bu minvalde "Anadolu'nun kedisiydi, koklamadığı yer kalmamıştı" demiş Bedri Rahmi Eyüboğlu için... Sanatçılar birbirini en iyi anlıyor, en veciz ifade ediyor tabii...













"Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Aşık Veysel'ine Bakış"





Konu Bedri Rahmi olunca, doğal olarak resim ve şiirden gittik hep.  Kendisinin ressam mı, şair mi olarak anılacağı gibi tartışmalar olmuş bir de zamanında... Bu tür, tekçi yaklaşımlara üzülen sanatçı, resim sanatını şiirden ayrı, şiiri ise resmin dışında düşünemezmiş. Resimde "şiir yolu" gibi tanımlamaları, şiiri şekil bulmuş resim, resmi şekillenmiş şiir olarak gördüğü değerlendirmeleri varmış... Tüm bunlar, vaktiyle gitmeye niyetlendiğim bir yazı atölyesinin broşüründe gördüğüm Voltaire'in "Yazı sesin (içimizdeki seslerin) resmidir" sözünü anımsattı... Muhtemelen sanatın her dalı birbirini besliyor, sanatçının kavrama gücünü artırıyor...   


"Yazı sesin (içimizdeki seslerin) resmidir. -Voltaire"



Tekrar sergiye dönersek, dilerim yolunuz düşer, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun güzellik ve duyuşlarla bezeli dünyasına girme ayrıcalığına sahip olursunuz...


Türküler Dolusu

Kirazın derisinin altında kiraz

Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Binbir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.

Yerliyim yerli olmasına
ilmik ilmik, damar damar
Yerliyim.
Bir dilim Trabzon peyniri
Bir avuç tiftik
Bir çimdik çavdar
Bir tutam şile bezi gibi
Dişimden tırnağıma kadar
Ressamım.
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım
Taşıma toprağıma toz konduranın
Alnını karışlarım
Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulüm
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm

Hey hey, yine de hey hey
Salınsın türküler bir uçtan bir uca
Evelallah hepsinde varım
Onlar kadar sahici
Onlar kadar gerçek
insancasına, erkekçesine
´Bana bir bardak su´ dercesine
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım.

Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler,
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen´i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni…
Ben türkülerden aldım haberi.

Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Bıçağı bıçak .
Ah bu türküler köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin reyhasından geçilmez
Kimi zehir, kimi zemberek gibi.

Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim
Kan damlar ucundan, mürekkep değil
işte söz, işte ses, işte biçim:
´Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar´
iliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var.

Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
içlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi dövüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
Nasıl unutur nasıl
Ömründe bir kez olsun
Halk türküsü dinleyen…

Bedri Rahmi Eyüboğlu





Mari Gerekmezyan (Karadut)'ın 


yaptığı Bedri Rahmi Eyüboğlu Büstü




 Karadut Şiiri... Sergideki Eserlerle

https://youtu.be/Vm7rNGv8puU



Bedri Rahmi Eyüboğlu, İskilip Günleri Belgeseli 


* Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975), Türk ressam, yazar ve şairdir. Güzel Sanatlar Akademisi'nde başlayıp Paris'te sürdürdüğü resim öğreniminin ardından yurda dönmüş ve yaşamı boyunca Güzel Sanatlar Akademisinde ders vermişti

*Bedri Rahmi Eyüboğlu Şiirlerinde Işık ve Renk Unsuru, Mitat Durmuş, Türkoloji, C.XIV, S.1, Ankara 2001, s.239-254)

2 Haziran 2017 Cuma

İNSANIN EN İYİ İLACI YÜRÜMEKTİR - Walking is Man’s Best Medicine (Hipocrat)


Benden söylemesi.., hafta sonları sabah erken saatlerde, Ankara'nın belli başlı buluşma yerlerinde, bir şeyler oluyor... Kumrular Sokak, Milli Kütüphane, Armada'da bir hareket, bir bekleyiş... Rengarenk yürüyüş kıyafetlerini kuşanmış, çantasını, kumanyasını hazır etmiş “doğa yürüyüşü” (trekking) meraklıları minibüslerinin yolunu gözlemekte o sıra... Aralarında, her yaş, meslek grubu, hayat görüşünden yeni başlayanlar, müdavimler var...

Çoğu kimse henüz sıcak yatağıyla vedalaşmamışken, bu insanlar, çoktan güne, dağları tepeleri arşınlamaya hazır... 3-5 yıldır, bu gruplarla çeşitli yürüyüş faaliyetlerine katılıyorum. O nedenle, nereden geliyor bu enerji, doğa sevgisi, yürüyüş günü nasıl geçiyor, insana ne kazandırıyor konularında yazmak istedim. Ama asıl niyetim, doğada geçirilen zamanları, doğa yürüyüşü sporunu ve “açık hava öğrenmeleri”/“macera eğitimi”ni konuşmak üzere, bu işin hem tutkunu hem de profesyoneli, birlikte çok kez yürüdüğümüz Sevgili Rehberimiz Gökhan Koçak ile sohbetimizi paylaşmak. 

                                                                 
                               Çayyolu - Ankara

İşini “Doğanın dilini öğrenmeye çalışmak” olarak tanımlayan Gökhan Koçak'a sözü vermeden, girişte başladığım "yürüyüş günü"nü tamamlayayım. Önden küçük bir itiraf ile... Bana göre, doğa yürüyüşünün asıl zor tarafı, hayattaki türlü sorumluluğu, düzeninizi yoluna koyup, hafta sonu bir gün ya da 2-3 günlüğüne "ben yokum dağdayım" deyip kapıdan çıkabilmektir... 

  "Bitirmem mucize değil asıl mucize başlamak için gösterdiğim cesaret." sözü ile tanınan koşucu John Bingham'ın dediği gibi yetişkin olarak başlamayı başardıysanız, hobinizin size yaşatacağı güzellikleri haketmişsiniz demektir.

Yürüyüş günü sabahında buluşma noktalarından servislerine binen yürüyüşçüler birbirini yabancılamanın ve sabah mahmurluğunun sessizliği içinde yola koyulur... Güzergah Kuzey Ankara hattında kah Beypazarı, Kızılcahamam, Çamlıdere, kah Gerede, Çubuk'tur... Bir iki saate kalmaz, Rehberlerin uygun gördüğü bir düzlükte arabadan inilir. Kısa ısınma hareketlerini, pantalon paçalarının ıslanmaması için takılan tozluk, güneş kremi, gözlük hazırlıkları izler. 


Ankara'nın gri sokakları yerini mevsimine göre renk, koku cümbüşüne ve mutlaka temiz havaya bırakmıştır artık... Yayladaki koyun keçi çanlarının ritmik sesi, yayla sakinlerine verilen selamlarla yürüyüş başlar... Temponuza göre ister rehberinizin yanında öncü grupta, ister artçı rehbere emanet, grubun sonunda olursunuz... Yürüyüş boyunca yeni insanlarla tanışmak, sohbet hoş olsa da, fazla lafa dalmak, hele işten güçten, siyasetten konuşmak hoş karşılanmaz. Ormanın dağın içinde, şehirden ne denli farklı bir eko-sistemin misafiri olduğunuzu ancak çevrenize dikkat ederek gözlemleyebilirsiniz çünkü. Biraz dikkat, biraz şans ile görebilecekleriniz... Çamurda, karda yaban domuzu izi, dev kanatları* ile tepenizde süzülen yırtıcı/ötücü kuşlar, milyonlarca karıncanın biraya gelerek dökülen çam ibrelerinden yaptıkları bir metre civarındaki "termit" adı verilen karınca yuvaları, ilkbaharda muhteşem koku ve tattaki dağ çilekleri, sarı, mor çiğdemler, yaz sonu böğürtlen, ahlat, kızılcık, kuşburnu meyveleri, sonbaharda envai çeşit mantar... Ağaçların, kayaların, göllerin türü derken, yürüyüş adeta bir keşfetme, öğrenme sürecine dönüşür. Tecrübe ve bilgi yönünden, yürüyüşçüler arasındaki, şehir çocukları ile köy çocukları ya da meslek, hobi icabı bilgi sahibi olanlar hemen anlaşılır.  Şahsen ağaç türlerini bilmemek beni üzer... Dendroloji* diye anılan ağaç bilimi konusundaki Kırsal Çevre Ormancılık Derneği'nin eğitimlerine katılmaya niyetlenirim her yıl...









Farklı yaşam alanlarını keşfetmek, "Dağların Arkasında Dağlar Vardır.", ("Beyond Mountains, There are Mountains") diyen Haiti Atasözündeki gibi zamanla hayata bakış açınızı bile değiştirebiliyor. Büyük küçük her canlıya saygı gösterme zorunluluğu, daha sade bir hayat sürme isteği, maddiyata dayalı hırsların gerilemesi ilk aklıma gelenler... 

Doğa yürüyüşlerinin, "estetik", "sağlık" ve "öğrenme" bakımından başka hiçbir şeyle kıyas edemeyeceğim bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Abarttığımı düşünmeyin, sınırlı tecrübe ve bilgim ile yazdıklarımın çok daha ötesinde bir zenginlik ve çeşitlilik söz konusu... Devamını merak edenleri, sohbetimize alalım...

S. Gökhan, doğa sevgin, merakın nasıl başladı, gelişti... Doğa Yürüyüşü rehberi olmaya giden yaşam hikayenden bahseder misin?

GK. Küçüklükten gelen bir eğilim, yaşanmışlıklar var. İstanbul Kurtköy’de kuzenlerle tatiller yapardık. Yine o dönemler, Safranbolu’da orman köylerinde bulundum… Ağaç kütüklerinden çocuklar olarak ağaç ev yapmalara kalkışmıştık. Doğa sevgim, oyun duygusu etrafında gelişti diyebilirim. Beş yaşlarımda hatırlıyorum, kuzenlerimle ağaçların arasında gezinirken dereye indiğimizde karıncayı, su yılanını gördüğümüzü, bacağımıza dolandığını, birşey yapmadığını deneyimledik. Doğayla küçük yaştaki bu tanışıklık çok değerli. Kuşa, çiçeğe duyarlılık, ilgi, hayvandan, böcekten, dereden korkmamanı sağlıyor. Korku tecrübe etmemekten kaynaklanıyor çoğu zaman.

Doğa yürüyüşü rehberliği de zaman içinde gelişti diyebilirim. 1999 sonbaharında doğa yürüyüşlerine başladım. Bir taraftan da, Ankara Dağcılık ve Kayak Spor Kulübü’nün faaliyetlerine katılıyordum. Dağcılık sporunun temelinde trekking olarak bilinen doğa yürüyüşleri vardır. Genellikle dağcılar önce doğa yürüyüşlerine katılıp daha sonra dağcılığın farklı disiplinlerine yönelirler. Temel dağcılık ve kampçılık eğitiminden sonra tırmanma ve dağcılıktansa doğa yürüyüşünü daha çok sevdiğimi anladım. Yürüyerek çıkılabilecek dağları tercih ediyorum. Birkaç sene düzenli yürüdükten sonra bu kararın oluştu diyebilirim.  Doğadaki çeşitliliği gözlemlemek, bitki, hayvan, topografik, jeolojik yapı, bölge insanının kültürel özellikleri, tüm bunların birbirleriyle ilişkisini keşfetmek daha fazla ilgimi çekti.

Yıllarca hafta sonları yürüdüm. Konuşmadan, gözlem yaparak, kendimi etrafıma vererek, sessizce yürürdüm. Bu sessiz biri olduğum izlenimini verdi. Oysa, kendini vererek yürümedir bu. Çocukluk yaşantılarımı hatırladım bu yürüyüşlerde, kuşun, derenin sesini... 

Birkaç sene boyunca düzenli doğa yürüyüşü yaptıktan sonra bu yürüyüşler bir tutkuya dönüştü ve hayatımı bu yolla kazanmaya karar verdim. Teknik ressam olarak çalışıyordum, 2002’de özel sektörü bıraktım. O zamandan beri de, doğa yürüyüşü ve kampçılık deneyimlerimi lider olarak paylaşmaya karar verdim. 2008’den itibaren de, Doğa Araştırmaları Sporları ve Kurtarma Derneği (DASK) bünyesinde Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması (DOGAY*), Anadolu Dağ Maratonu (ADAM*)  etkinliklerine katıldım ve aynı zamanda doğa yürüyüşlerine liderlik etmeye başladım.


                                        Haramitepe - Kızılcahamam

S. Daha önce doğa yürüyüşüne katılmamış biri için bu spor hakkında bilinmesi gereken temel bilgiler nedir?

GK. Doğa yürüyüşü, doğa sporlarının en basit, en az riskli olanıdır yine de doğa sporları riskli spor dallarına girer. En basitinden, bir kaza anında yardıma erişme olanakları şehirle aynı değil. Bunu kabul edip gelmesi gerekiyor katılımcıların. Rehberler bu yönde bilgilendirme yapmalı. Akciğer, yüksek tansiyon, kalp, eklem hastalığı, kronik rahatsızlığı var mı, ilk gelen kişinin bu konularda bilgilenmesi gerekir. Bir de, standart risk seviyesinin üstündeki yürüyüşlere rehber hiç tanımadığı kişiyi almamalı çünkü rehber ancak düzenli yürüyen grup üyelerinin yeterliklerini bilebilir ve hatta gerektiğinde grup üyelerinin takım arkadaşlığı ile birbirine yardım etmesini isteyebilir. 

Asıl amaç herkesin doğadaki bütün patikalarda, orta zorluktaki yürüyüş alanlarında yürüyebilme becerisine sahip olmasıdır. Tüm bu sebeplerden, başta temposu düşük km'si az olan gruplarla başlanabilir. Bazı gruplar performans üzerine, bazıları daha sosyalleşme üzerine olabiliyor. Mesafe söylemek gerekirse, yürüyüş uzunluğu yaz, kış mevsime göre değişebilir. Parkurun zorluğuna göre, kışın 5-12, yazın 12-20 arasında yürüyoruz. Çok daha fazlasını yürüyenler de var.




                                                                  
                                          Likya Yolu


S. Giyim kuşam, yardımcı gereçlerle ilgili ne önerirsin?

GK. Sosyal medya üzerinden insanlar yürüyenlerin fotoğraflarını görüyor. Bazılarında bu olumsuz etki bırakabiliyor. Sanki bu işin çok teferruatlı kıyafetleri, aksesuarı gerektirebileceği düşünülüyor ya da ortamdaki sosyallik içinde yalnız mı kalırım önyargısı olabiliyor. Oysa doğa yürüyüşü malzemesi şu diye bir kural yok. Bu sporu sevdikçe gerekli malzemeleri almak en güzeli. Baton (baston) yerine dal parçası, asker postalı, eşofman, iptidai bir sırt çantası ile ben bu spora başlamıştım. Sırt sistemi havalandırması olan çanta, termal kıyafet gerekmiyor illa ki. Yurtdışında çok rastladım, bazı insanların asaları var ve bu insanların babaları dedeleri bu asaların tutacak kısımlarına oymacılık el sanatı ile insan, canlı kafası yapıyor oyarak, yazı yazıyor hatıra olarak ve o asayı çocuğuna torununa hediye ediyor. 

S. Yürümek hem bir aile geleneği, hem de sanatsal, ruhu olan bir iş haline getirilebiliyor demek ki. 

Doğa yürüyüşü rehberi olmak için resmi bir süreç, kokart var mı?

G.K. Trekking rehberliği için resmi süreç, kokart yok. Dağcılık Federasyonu bir süre “mihmandarlık” unvanı verdi ama epey zaman sınav açmadı. Duyduğum kadarıyla, Federasyonun yeni yönetimi doğa yürüyüşü ile ilgili bir birim oluşturdu. Mevcut durumda, Dağcılık, Doğa Sporları Klüplerinin eğitimlerinden geçmiş, yetişmiş, deneyimli sporcuları acentalar bu etkinliklerde rehber olarak tercih ediyor.   

Yürüyüş alanlarındaki yöre insanını rehber olarak bu işin bir parçası yapmayı amaçlayan "alan kılavuzluğu" konusu var ayrıca.  Valilik, Kaymakamlık “alan kılavuzluğu” belgeleri verdi. Bu girişimle, Ağrı Doğu Beyazıt, Kaz Dağları, Doğu Karadeniz’de yaşayan halk “alan kılavuzu” olabildi. Yeni bir meslek, gelir kaynağı olmasının yanısıra, beraberinde gelişen ev pansiyonculuğu yöre insanının yaşadığı çevreye sahip çıkmasını da destekliyor.  Geçmişte doğa yürüyüşüne gelenleri anlamakta biraz zorluk çeken yöre insanı şimdilerde yürüyüşçü ve gezginlerin dünyasını, ihtiyaçlarını daha iyi gözlemliyor.  Dağ köylerindeki vatandaşlar, bizim bastonları, fotoğraf makinesi çantalarını vaktiyle define aramakta kullanılan dedektör sanıyorlarmış.

Blog’unda yaptığın hikaye paylaşımları önemli. Yılllar önce “Beyaz Gölge” dizisi ve Türkiye’nin Balkan basketbol şampiyonluğundan sonra gençler, bu sporcuları rol model aldı baskete başladı. Şehirde, seyahatler sırasında otobüs terminalinde yürüyüş kıyafeti, çanta vs. ile beni görenler soruyor “Nasıl yaparım, annem ormana gitmemden korkuyor” gibi duygularını paylaşıyor, Gençlerin yeni tecrübelere, becerilere açık olması önemli. 

S. Deneyimli bir doğa yürüyüşçüsünün zamanla ne tür beceri ve duyarlılıkları kazanmış olması beklenir? 

GK. Bir doğa yürüyüşçüsü zorlu yıpratıcı alanlarda da yürüme becerisine sahip olmalıdır. Patika var, sıkıntı yok kaymıyor, manzara var. Güzel ama bir de "çarşak" alanda yürümek vardır mesela. İrili ufaklı taşlık alanlarda, yatay yamaçlarda olur, çarşak. İnersin çıkarsın yan geçersin. Kontrolünü zorlar böyle yollar. Buralarda kaymadan, elindeki batonları kullanarak yürüme becerisini öğrenirsin zamanla. Ya da ormanlık alanda, sık orman, jungle'dasın önüne çıkan dalı nasıl kaldıracağını, mesafeli yürümeyi öğrenirsin. İlkbaharda dikenli sarmaşıkları baton kullanarak açarsın. Harita kullanma becerisi var sonra. Harita, pusula eşliğinde yön bulma, gittiğimiz yeri haritada bulma gibi. Yılda birkaç kez harita ve pusula ile yön bulma etkinliği yapıyoruz.  Zamanla doğayı tanıyan insan olarak, olur a tek başına kaldın. Yenilebilen şeyleri bilirsin, kuşburnu, böğürtlen, ahudu, yabani kiraz, elma. Su kaynaklarından su içmeyi bilirsin, böyle ayakta kalırsın. Çok zorda kalırsan dereden içersin, olabildiğince köyden uzakta olacak şekilde. Kayboldun karanlıkta oyukta geceyi geçirdin içeri girip yan yatıp, çantayı önüne koymayı bilirsin. Gece hayvan gelirse çantayla karşılaşır.

Duyarlılık anlamında, insanların farkındalıklarının artması, bakış açılarının değişmesi yaşanabiliyor. Bir rutinimiz var ve o kentte yaşama ile alakalı. Hemen doğaya odaklanamıyoruz. Gözlemler yapıyoruz doğada ama kentten getirdiğimiz alışkanlıkları sürdürüyoruz ister istemez. Kent ile ilgili sohbetleri doğada yapmaya çalışıyoruz mesela çok istemediğimiz bir durum ama alışkanlık. Kentte canımızı sıkan hoşumuza giden ne varsa bunu doğada da yaşamak istiyoruz.


                                        Aladağlar - Niğde

S. Anda olmak, anda kalmak, (mindfulness) yaklaşımı var psikolojide onu çağrıştırdı anlattıkların.

GK. Doğada yürümeye başlama, bilmediğini keşfetmeye çalışma süreci. Ama zihinlerde kentteki gündelik hayat o kadar kolay geride bırakılamıyor. Başarmaya çalışan insanlar var. Meditasyon yapan, anda kalmaya dikkat eden, rahatlamaya, uzaklaşmaya çalışanlar var. Yürürken doğayı sessiz bir şekilde dinlemeye çalışanlar derdi var gibi algılanıyor toplumdaki koşullanmalarla.

Coğrafyanın, bitki örtüsünün ve hayvan çeşitliliğinin farkına varıp, bunlardan haz alma duygusu, koruma bilinci, doğa yürüyüşlerinde deneyim kazandıkça artıyor. Yürürken doğadaki kirlenme, çöp, orada olması beklenmeyen şeyler çarpıklıklar göze batıyor, canımızı sıkıyor sonra bu çöpler buraya nasıl geldi diye düşünüyorsun. Doğayı koruma bilinci gelişiyor böyle böyle. Doğaya baktığında gördüğün o sonsuz güzel döngüyü insanın neden bozduğuna dair bir soru beliriyor. Yaşayarak öğreniyorsun kirliliği. Sınıf ortamında duymak farklı, bulunduğun yerde pisliği, tahribatı görünce hissedilen etki farklı oluyor.

S. Yürüyüşün grup halinde yapılıyor olması katılımcıları nasıl etkiliyor ?

GK. Yürüyüş öncesi yabani hayvan, böcek, yükseklik gibi çeşitli korkuları olan  katılımcılar grup içinde rahatlıyabiliyor. Aklımın ucundan geçirmediğim bir sürü şeyi yaptım, başardım diyebiliyor. İnsanlarla birlikte olma duygusu, bu noktaya getiren.  Grupla, iki defa Fethiye'de Kelebekler Vadisi'nde 300 metre aşağıya iplerle indik. Bu tür etkinliklere hiç tanımadığım insanlarla girmeyi tercih etmiyorum. Yürüyüş lideri zaman içinde insanları tanıyor, kimlerin nerede tepki verip zorlanacağını öngörebiliyor. Kimin ne yapabileceğini biliyorsun. "Dağ arkadaşlığı", "İp arkadaşlığı" vardır dağlarda. Sualtı dalışlardaki buddy, danstaki partner gibi. Aynı şey doğa sporlarında da var, "takım arkadaşlığı". Grubun birbirini tanıması, büyük bir güven sinerji duygusu oluşturuyor.

Arkadaşlarla birlikte olmanın, güven vermenin korkuları yenmeye faydası var. Psikoterapik bir durum var yani yürüyüşte. Doğa önüne çıkardığı beklenmedik durumlarla senin sınırlarını, esnekliğini deniyor. İnsanın, başkasına güvenme duygusunu pekiştiriyor, insanı sınıyor gibi doğa.


                                                             
                                        Işık Dağı - Kızılcahamam

S. Nasıl bir sınama, biraz açıklar mısın?

GK. Toplum hayatında, şehirde hepimizin kontrol ettiği bir görünüşü var. Ama doğa kontrol ettiğin şeyi biranda yok edebiliyor. İnsanın kimyasının bozabiliyor. Çok cesur, rahat bildiğim arkadaşların kalakaldığı, donduğu, tedirgin olduğu anları görebiliyorsun. O anda korkmuyormuş gibi davranmak mümkün değil. Doğa aslında zorluk çıkartmıyor sadece kendini ortaya koyuyor. Sen bunu zorluk olarak tanımlıyorsun. İnsanın önüne koyuyor tepeyi, dağı. Beni anlayarak ilerlemen gerekiyor diyor. 

İdealize doğa yürüyüşü kavramı azalıyor tecrübelendikçe. Her zaman bir yamaç, tatlı bir patika oradan çiçekler fışkırmış, güneş bulutların arasından görünüyor gibi fotoğraflardaki hava olmaz. Yağmur, çamur, ıslanma, düşme, sağını solunu çizme de var.  Bu zorluklar, paylaşımı, dayanışmayı artırıyor. Giyim kuşama kadar. Başkasının eşyasını, çorabını kullanma konusunda rahatlıyorsun. O yüzden diyorum terapi gibi diye. 

S. Devam edebilmek için uyumlu, esnek olmak gerekiyor değil mi? 

GK. Elbette. Şehirde herşeye hakim olduğunu düşünüyorsun, birtakım şeylere sahipsin. Doğada bu duygudan çıkıyorsun. 3 metrelik dereyi aşamadığı için 500 metre yürümeyi göze alan birisi Gökhan yardım eder başkaları yapıyor, ben de yaparım, korktuğumu belli etmeyim gibi duygularla, grup dinamikleri ile risk alabiliyor. Sınırlarını zorluyor. Yani doğa konfor alanından çıkartmış oluyor insanı. Bunun için de gün boyu küçük küçük rahatsız ediyor. Daha yola çıkarken başta uykudan taviz vermek, bütün şehir konforundan uzaklaşmak bile esneklik gerektiriyor.

Düzenli yürümek, ayda bir yapmak ya da her hafta gidiyor olmak, bunların hepsi başka başka etkiler doğuran deneyimler. Çok büyük faydaları var. Yürüyüşçü olarak sen de biliyorsun. Yaşayarak öğrenme, gözlem duygularını geliştiriyor, üst seviyeye çıkartıyor.

S. Doğru, katılıyorum sana. Doğadaki şartları tecrübe edince, şehirde daha az kaprisli oluyoruz sanki. Öğrenmelerde de koklayarak, tadarak, görerek farkettiğin yeni şeyleri daha kolay öğreniyorsun, kolay kolay unutmuyorsun.

Son olarak, düzenli yürüyüşün faydaları bütün doktorların dilinde. Tıbbın babası Hipokrat’ın "İnsanın en iyi ilacı yürümektir." sözü de biliniyor.  Gün boyu dağlarda, yaylalarda yürümenin beden ve ruha etkisini sen nasıl hissediyorsun?

GK. Çalıştığım dönemde, hafta sonu yürüyüşünden sonra bir gün olsun Pazartesi sendromu yaşamadım. İşyerlerinde çalışanlar arasında bu sorun olabiliyor biliyorsun. Sonra doğa beni daha sabırlı bir insan yaptı.  Gördüm ki, doğada hiç birşey olması gerektiği zamandan önce gerçekleşmiyor. Bu bana emek verme, sabretmeyi öğretti, akışa bırak kendini…


Sohbetimizin "açıkhava öğrenmeleri", "çocuklarla yürüyüş", "Türkiye'deki tematik kültür rotaları" ve "yurtdışına yürümek" kısmı bir sonraki yazıda...



FAYDALI BİLGİLER :-)
  • Doğa Araştırmaları Sporları ve Kurtarma Derneği
  • Anadolu Dağ Maratonu (ADAM)
  • Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması (DOGAY) 
  • Dev Kanatlar Kara Akbaba Belgeseli
  • Kuş Fotoğrafçılığı Röportajı
  • Dendroloji Eğitimi 
  • Alan Kılavuzluğu

MERAKLISINA... 
  • Katerina Witt - Avustralya boyunca yürüyüş projesinde
https://www.youtube.com/watch?v=hffWhwM7j4o



27 Nisan 2017 Perşembe

HOBİNİZİ ya da TUTKUNUZU BİLİYOR MUSUNUZ ?



Geçenlerde bir psikolog’un blog’unda ilginç bir tespite rastladım. Soruyormuş danışanlarına 


“-Sizin için neşe, heyecan kaynağı olan şeyler nedir, yoğun bir iş gününün sonunda rahatlamak için ne yaparsınız” diye. 

Çoğu insan hemen ve üzgünce “hiçbirşey” diye yanıt veriyormuş. Bunun üzerine, birlikte o kişilerin tutkularını bulmak için çalışıyoruz diyor. Ve uzun uzun anlatıyor, bir hobi, tutku sahibi olmanın zihin sağlığı için ne kadar önemli olduğunu. Sadece zihin sağlığı, mutluluk için değil, iş yaşamında da potansiyelinizi tam olarak kullanıp, yaptığınız işte başarılı ve mutlu olmak için güçlü, zayıf yönlerinizi, yeteneklerinizi keşfetmek üzere destek alınabiliyor. 




İnsan kendini bilmez mi diye düşünülse de, anlaşılıyor ki, o kadar kolay değil. Kendini dinlemek, farklı deneyimlerle keşfetmek için zaman, sakin kafa lazım başta. Oysa onca sorumluluk arasında insanların, kendini tanıma, hobinin, tutkunun peşine düşmeye ya mecali kalmıyor ya da bencillik duygusuna bile kapılabiliyorsunuz. Gel gör ki, insan dediğin karmaşık bir yapı, ayakta kalmak, günü kurtarmakla bitmiyor. Öyle veya böyle hayatımıza bir anlam katmak ihtiyacını da duyuyoruz.  Aksi halde, yaşamın yükü omuzlara daha bir ağır çöküyor. Gün geliyor, tekdüzelikten şikayet ediyoruz ya da hayatın geçiciliğini, anlamsızlığını düşünüp, kendimizi amaçsız kalmış hissedebiliyoruz. Kimi zaman da, beklenmedik bir hastalık, bir yakının kaybı, ölüm, boşanma, işsiz kalma gibi deneyimlerle sarsıldığımızda, kim olduğumuzla, hayata karşı nasıl bir tutum takınacağımızla yüzleşmek gerekiyor. Bazen bir tutku, hobi edinerek, geliştirerek, bu yolların daha kolay geçilmesi mümkün olabilir diye düşünüyorum.  




Varoluşçu felsefesi ile tanınan filozof, yazar Jean Paul Sartre, 'İnsan, hayatının anlamsızlaşmaya başladığını düşündüğü zaman sadece tam olarak nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeye başlar." diyor. Yani sancılı günlerden geriye bir aydınlanma, olgunlaşma da gelebiliyormuş… iyi haber. 


Tutku konusunu, sanatçı ruhlu, sıra dışı yeteneklere sahip olan insanlara özgü bir mesele olarak görenler de olabilir. Nasıl bir bakış açısıyla yaşayacağı kişinin kendi bileceği bir iş. Ben filozofların, psikologların yalancısıyım… Deniyor ki, "...Yoğun yaşamlarımıza bir ara vererek, derinleşmek istediğimiz bir konudur tutku. Yapmaktan hoşlandığınız, sizi heyecanlandıran, stresinizi atmak için, sabırsızlıkla beklediğiniz şeydir. Tutku, stresi azaltır, rahatlama duygusu verir, hayattan aldığınız tatmin duygusunu artırır, bir konuda yetkinlik, yeterlilik duygusunu geliştirir zayıf, güçlü yanlarınızı görürsünüz, hayatınıza anlam katar. Bir konuda muhteşem iyi olmanız değil, kalbinize zihninize hitap etmesi, sizi iyi hissettirmesi önemli. Sporun, sanatın her dalı, yemek pişirmek, okumak, yazmak, gönüllülük, hayır işlerinin hepsi bir tutku olabilir."

Bir de, hobi, tutku sahibi olmak sadece hayattan tatmin düzeyi, özgüvenin ötesinde, gençlerin meslek seçimi dönemlerinde, yeni iş kurarken, iş değiştirirken de önemli. İlgi ve yeteneklerinizi bilmek durumu kolaylaştırıyor. Tutkuları ile bağlantılı yaşayan, çalışan insanların tüm enerjilerini ortaya koydukları için bir kilometre öteden fark edildiğini biliyoruz.

Araya Elon Musk, Bill Gates, Warren Buffet, Richard Branson gibi tüm Dünyanın tanıdığı başarılı iş insanları ve hobileri dosyasını girelim... Onedio'nun ellerine sağlık...

https://onedio.com/haber/dunyanin-en-basarili-is-insanlarinin-hic-tahmin-etmeyeceginiz-12-favori-hobisi-727215

ve

Hobilerini tutkuya dönüştüren Ankara Maket Topluluğu'nun Hikayesi

http://www.e-psikiyatri.com/hobileri-tutkuya-donustu-32580



Tutkusundan, yaşama anlam, heyecan katacak uğraşlarından emin olmayan, bu konuda çaba sarfetmek isteyenler için okuyup anladıklarımdan derlediğim birkaç soru size…

#Tutkusunu Bulurken Kişi Kendine Ne Sormalı



Hayatınızdaki en güzel anılarınız hangileriydi, neden o anların değerli olduğunu düşünüyorsunuz

Yeteneklerinizin farkında mısınız

Çocukken neleri yapmayı severdiniz

Merak ettiğiniz konular neler

Hayatta sizi ne heyecanlandırır

Yaparken zamanı unuttuğunuz işler ne

Üstüne para verecek kadar yapmayı sevdiğiniz iş nedir

Ne tür meraklar size anlamlı geliyor

İltifat aldığınız alanlar nedir

Başkasında neleri kıskanırsınız

İnsanlar hangi konularda size danışır

İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bırakmak istiyorsunuz




“İsteyip te yapamadığımız uğraşlarımız, tüm varlığımız üzerine akan renkler gibidir.”

“Vocations which we wanted to pursue, but didn't, bleed, like colors, on the whole of our existence.”

Honoré de Balzac

7 Nisan 2017 Cuma

10 Yaşında AKTİVİST, DERDİ KİTAP OKUMAK, OKUTMAK


- "Anne, bugün öğretmenimiz "tutku"muzu bulup, tutkumuzla ilgili bir dünya sorununa fayda sağlayacak faaliyet yapıp, anlatmamız gerektiğini söyledi. Yapamazsak ilkokulu bitiremeyecekmişiz." 

sözlerini 4 yıl önce, 4. sınıfta olan kızım Bahar'dan işittiğimde, tahmin edeceğiniz gibi epey şaşırmıştım... Ana sınıfından beri veli katkılı yapılan harika projelere, ödevlere alışsak ta, 10 yaşında bir çocuktan "tutku"suyla bir probleme çare olacak eylem yapmasının beklenmesi karşısında hem heyecanladım hem de telaşlandım. Nedir ki kızımın tutkusu, hangi dünya sorununa karşı nasıl bir faaliyet yaparız, soruları aklımdan geçerken,

-"Peki sen tutkunu biliyor musun? sorusu çıkıverdi ağzımdan,

-"Düşünüyorum" dedi, 

-"Bulunca bana söyle" dedim. 

Birkaç gün sonra, tutkusunun "kitap okumak" olduğunu söyledi.

O yıllarda sıkı bir "kitap kurdu" durumumuz vardı. Sevdiği kitapları zaman mekan tanımadan yutarcasına okurdu. Şimdilerde TEOG sınavı, dershane koşturmacası, teknolojinin, sosyal medyanın etkisiyle dikkatler dağıldı... Yine de kızımın içindeki "hikaye sevgisi"ni tanıyorum, ona güveniyorum. Her neyse, kitap okumak ile ilgili bir dünya meselesi bulmak, bir eylem yapmak gerekiyordu malum, biz de başladık onun için kafa yormaya...

Şairin "ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" duygusu misali, her şeyin müthiş bir hızla tüketildiği, dikkat süresinin kısaldığı, başarının 5 şıktan doğru olanı bulmaya indirgendiği hayatımızda, kitap okumanın yeri ne kadardı.... Artık onsuz yapamadığımız, en sevdiğimiz akıllı telefonlarımıza, i-padlere, bilgisayar oyunlarına karşı kitabı koymak istedik. Yel değirmenlerine karşı Don Kişot mu dediniz, haklısınız...belki de değil...

Teknolojinin donattığı rengarenk, yanıp sönen dijital dünyaya alışan çocukların kitap okuma sevgisinin, okur yazarlık seviyesinin yükseltilmesini bir dünya meselesi olarak gördük. Bu duruma dikkat çekelim istedik. Ne tür bir etkinlik yapılabileceğini araştırırken, bazı ülkelerde rastladığımız "sesli okuma günleri" fikri hoşumuza gitti. Okuma kültürü konusunda farkındalığı artırmak için bir anaokulu, bir de ilkokulda çocuklar arası sesli okuma etkinlikleri düzenlemeye karar verdik.

Almanya
https://www.land-der-ideen.de/en/projects-germany/ideas-education-republic/award-recipients/german-wide-reading-aloud-day

Dünya Sesli Okuma Günü
http://www.litworld.org/wrad/

Bu arada Okulumuz da, "PYP exhibition" adı verilen bu ilkokulu bitirme projesi için velileri "yapmaları" ve "yapmamaları" gereken şeyler konusunda bilgilendirdi. Birlikte okuma faaliyetine sınıflarını açacak okul bulma, müdürlere, öğetmenlere derdimizi anlatma, organizasyon kısmında iş anne babaya düştü tabii. Çabamıza değdi ama. 

Ziyaret etiğimiz ilkokulda, çocuklarla paragraf paragraf birlikte okuduğumuz öykülerin sonunu tahmin etmeye çalıştık. Sonra herkes okuduğu-dinlediği öykünün kahramanını hayallerince resimledi. Kütüphanemizden okuduğumuz kitapları çocuklarla paylaştık, değiştik.




Anaokulunda ise, Bahar ile küçükken tekrar tekrar okuduğumuz, sevdiğimiz masalları, çocuk şiirlerini, fil bilmecelerini Bahar küçüklere okudu. Dinledikleri karşısında çocukların yorumlarına, sohbetlerinine tanık olmak, büyükler için bile farklı bir tecrübe oldu.








Bugün düşünüyorum da, ilkokul bitirme ödevimiz, çocukların hem kendilerine, hem de hayatta olup bitenlere karşı farkındalıklarını arttıran bir çocuk güçlendirme çalışmasıymış. Süreç içinde, çocuklar, işbirliği yapma, harekete geçme, problem çözme, çeşitli yollardan kendini ifade etme becerilerini kullanmaya çalıştılar. Farkettikleri şeyleri, farkettirme ve bir fark yaratma denemesi yaptılar bir bakıma...




"Kitaplara meraklı insanlar, bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederler.  Meraklı olurlar.  Merak kötü bir şey değildir. Ama başkalarının kişisel hayatı hakkında çok meraklı olmamalıyız."

 sunum'dan alıntılar... merak olmazsa olmaz :-)


Düşük performans gösterdiğimiz için çok gündeme gelen OECD PISA sınavının okuma becerileri sorularını gördünüz mü bilmiyorum... okuma, anlama, bilgiyi metinden çekme, yorumlama istiyor hiç kolay değil. Üniversite, TEOG sınavı gibi merkezi sınavlarda derece yapan gençlerden duyarız.  Ağız birliği yapmışçasına, "kitap okumayı seviyorum, okumak ta lazım" diyorlar ya, bu sözleri adet yerini bulsun, şıklık olsun diye değil, samimi söylediklerini düşünüyorum.  Çeşitli, geniş okumalar, yazmalar belli ki, bu değerli gençlerimizin yalnız ufuklarını değil zihinlerini de açmış, darısı hepimize olsun...



"İnsan yalnız tutkuyla hareket ettiğinde muhteşemdir."

"Man is only great when he acts from passion."

Benjamin Disraeli