23 Nisan 2016 Cumartesi




KARS’TA DOĞDUM MARS’TA ÖLMEK İSTİYORUM!


Yok canım ben değil, Londra'dan Güler Ergun... böyle serin serin yazdığıma bakmayın, başlığı okur okumaz, haber yüzümde geniş bir gülümseme, içimdeyse büyük bir heyecan uyandırdı. Kimileriniz önceden haberdar olmuş olabilir ben atlamışım... Blog yazmanın güzel tarafı da bu işte, kafanızda bir konuyu çevirip dururken, muhteşem sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz. Uzatmayım, öğrenmenin yakıtı olan "merak" duygusu üzerinde çalışırken öğrendim. Imperial College London Matematik bölümünde akademisyen Güler Ergun, Hollandalı "Mars One" projesiyle Mars’a gidecek, geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkacak 4 kişiden biri olmak için, gönüllü 11 Türk arasında yer alan tek kadınmış ! 

Mars One projesi, 2023'te Mars'ta insanlar için kalıcı yerleşim sağlamayı, böylece güneş sisteminin, ve hayatın köklerini bulmayı amaçlıyor... Özel sektörün finanse ettiği proje için yatırımcıların hisselerine yatırım yaparak destek verebileceği bir de şirket kurulmuş. Mars One’ın sitesinden anladığım kadarıyla, insansız ilk deneme 2020’de yapılacak. Koloni, yerleşim şu an için gerçekleştirilmesi uzak bir hedef gibi görünüyor ama insanoğlunun burada imkansız tanımayıp, gösterdiği cesaret ve çaba benzersiz. 

Güler Ergun'un Hürriyet Gazetesi'ne konuştuğu Eylül 2013'ten beri sonuç ne olmuş diye baktım, Mars One sitesinde hala adayların tanıtımı var, bilenler bilmeyenlere anlatsın bir gelişme varsa...Söyleşiye dönersek (Kaçırmayınız 1) Mars One görevine gönüllü olma sebebi için bakın neler söylemiş.

“Ben bir bilim insanıyım. Hayatımın amacı merak etmek, sorgulamak ve öğrenmek…”

“…Benim doğum yerim Kars. Mars ve Kars… Hayatıma Kars’ta başladım, Mars’ta bitirmek istiyorum. Daha iki yaşındayken bir radyoyu içindeki insanları görebilmek için parçalarına ayırmış, insanları bulamayınca da tekrar bir araya getirmiştim. Hâlâ hayata bakışım aynı. Çevremi anlamak, merakımı gidermek için yaşıyorum…”


Merak

insanda yeni şeyler öğrenme isteği uyandıran, 

öğrenme yeteneğini, yaratıcılığı artıran, 

beyni korumada yardımcı, 

olağan şeyleri bırakıp risk almaya iten,

kısaca hayatımızı daha keyifli hale getiren,

taa içimizden yükselip gelen bir duygu.

Konu merak, öğrenme, bilinmeyeni keşfetme iken, Güler Ergun'un hikayesinden daha öte bir örnek varsa bulun söyleyin...Bu arada tesadüfe bakın ki, NASA'nın Mars Bilim Laboratuvarı misyonunun bir parçası olarak, Mars'ta keşifte bulunan otomobil büyüklüğündeki kâşif robotun da adı 'Merak'  Curiosity! Merak'ın, 26 Kasım 2011' de Cape Canaveral Uzay İstasyonu'ndan fırlatıldığı ve 6 Ağustos 2012 de başarılı bir şekilde Mars'taki Gale kraterinde Aeolis Palus bölgesine iniş yaptığı duyuruldu. Meraklıları için anın videosu hizmetinizde (Kaçırmayınız 2).



Merak'ın iniş yeri 563.000.000 km'lik yolculukla hedefleyip inmek istediği Bradbury iniş bölgesinden 2.4 km ötede gerçekleşmiş. Amaç, Mars iklimini, jeolojisini incelemek ve Mars'ta daha önce yaşam olup olmadığını araştırmak ve su barınabilirliği ve dünyasal yerleşim ile ileri zamanlarda insansı keşiflerin mümkün olup olmadığını araştırmakmış.


Kaşif Robot Merak

Merak konusuna dönersek, öğrenme ile ilişkisi açık ancak bu duygunun dozunu belirleyen genler mi yoksa bilgiye erişimi olan, özgür, sorgulayan eğitim sistemi gibi dış faktörler mi, (nature or nurture), henüz bu konuda tam bir görüş birliği yok. 

-Yahu merak ettiğin şeye bak, diyenleriniz olabilir. Hani ben de biraz şüphe duymuyor değilim ama yine de merak duygusunu merak etmeme değer vermek gerektiğini düşünüyorum zira Blog’a başlarken Sokrates’den 'kendini tanıma' ödevinden yola çıkmıştık hatırlarsanız. Düşününce, merak konularımız, biraz bizi anlatıyor olabilir…Voltaire, insanları cevaplarından çok sorularıyla yargılayın değerlendirin diyor. Bugün de sorular cevaplardan daha kıymetli...

Futbol, edebiyat, magazin, sanat, bilim kurgu, siyaset, el işi, müzik sayısız ilgi alanından hepimizin kendimize özel bir portföyü var. İşte bu alanları genişletmeyi ya da derinleştirmeyi merak duygumuz belirliyor gibi, zorla değil ya ! Merak, öğrenme çabasına ruh, anlam katarken, merak etmeden yapılan öğrenmeler eziyet halini alabiliyor, tecrübeyle sabit … 

Merak duygusunu harekete geçirerek, keyif alabileceğimiz öğrenmelere hayatımızda daha çok yer açmak için Blog'umuzda bir 'Meraklı Kedi' köşesi açtığımı ilgilenenlere duyuruyorum. Bu köşede merak konusu olabilecek öğrenme deneyimlerini, birinci ağızdan dinleyeceğiz, diğer paylaşımların yanısıra... 


-Sadece merak... 





16 Nisan 2016 Cumartesi

TOLSTOY'un BİSİKLETİ


"Bütün mutlu aileler birbirine benzer ama her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır."
okuyan herkese dokunacak bu satırlar, tüm zamanların en büyük roman yazarlarından biri sayılan Lev Tolstoy (1828-1910)’un Anna Karenina’sının ilk cümlesi ve hatta kimilerine göre 
edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesinden biridir.
Büyük yazar daha ilk cümlesinden, mutluluk kadar mutsuzluğun da, aile yaşamının normali olduğunu ve hatta daha da ilginç olduğunu, ilan ediyor okuyucusuna. İşin ilginç tarafı sadece Anna Karenina’nın değil, edebiyat tarihçilerine göre kendisinin de hayatının son döneminde, örneği az rastlanan mutsuz bir özel yaşamı olmuş.
Tolstoy üzerine yazmanın sebebi edebi dehası değil, “bisikleti” aslında...
Bisiklet sürmeyi öğrenme hikayesi…

Yazar 67 yaşında 7 yaşındaki oğlu Vanichka’yı kaybeder ve yaşadığı derin üzüntüden çıkmasına yardımcı olması için Moskova Bisikletseverler Derneği, yazara bir bisiklet hediye eder. Tolstoy, evladının yası ve 67 yaşı bir yana, kendini bu işe verir ve günlük işlerini bitirir bitirmez, köylülerin şaşkın bakışları altında her sabah evinin bahçesi boyunca bisiklet sürer…
Eh işte öğrenmenin yaşı yok biliyorsunuz, türünden basmakalıp girmeyelim bu sıra dışı hikayeye… hele bir de, 1895 yılının Rusya’sında, Avrupa değil bahsettiğimiz, bembeyaz, uzun sakaliyla Tolstoy’un iki teker üzerinde dengesini bulmaya çalışması, tek kelimeyle etkileyici… Bugüne uyarlamaya çalışıyorum zihnimde, biraz haksızca olacak tabii onca modernite algısı var arada ama olsun biz yine hayal edelim... Seksenlerine merdiven dayamış babalarımızın, dedelerimizin segway’in üstüne çıkması gibi göründü gözüme.., ve hatta daha zor dengeyi bulmak açısından.
Yaşına başına bakmadan giriştiği işi eleştirenlere karşı Tolstoy’un şöyle dediği rivayet olunur.
“Öyle sanıyorum ki, neşemi, tasasızlığımı paylaşmak benim hakkımdır ve bir çocuk gibi kendinden memnun olmanın yanlış bir tarafı olamaz.”
çeviri üstüne çeviri nedeniyle anlam kayması artmasın diye İngilizcesinden de buyurunuz..
“I feel that I am entitled to my share of lightheartedness and there is nothing wrong with enjoying one's self simply, like a boy."


Kendini “çizer, deplasmanda yazar” kabul eden Aydan Çelik’in “Bi Tur Versene” kitabında Yer alan `Tolstoy’un Bisikleti` Çizimi

Çocukluğumdan beri bisiklet sürmekten çok keyif aldığımdan, Tolstoy’un coşkusunu anlamak hiç te zor değil… Mümkün olan en yalın, az donanımlı halinizle, en yüksek seviyede rüzgarı, toprağı, kokuyu hissederek özgürce süzülüyorsunuz...
Öğrenme yollarında iz sürerken rastladığım bu hikayeyi hemen sizinle paylaşmak istedim.
“Bu yaştan sonra olur mu” falan demeden yeni öğrenmeler yoluyla insanın kendini bulmasına, fark etmesine ve hatta çocuk gibi mutlu olmasına engel yok demek ki…

Bugün Müze Haline Getirilen Tolstoy’un Moskova’daki evinde Sergilenen Bisikleti

Son söz, 2 değil 4 teker üzerinden insanları özgürleştirme yollarını açan, Henry Ford’dan gelsin…,
(Biliyorsunuz Henry Ford’un yürüyen bant tekniğinde ürettiği Model T ile otomobil pahalı bir merak olmaktan çıkmış, kitlelerin ulaşım aracı haline gelmişti.)

“Öğrenmeyi bırakan yirmisinde de sekseninde de yaşlıdır. Öğrenmeye devam eden genç kalır. Zihni genç tutmak en büyük meziyettir."

”Anyone who stops learning is old, whether at twenty or eighty. Anyone who keeps learning stays young. The greatest thing in life is to keep your mind young.

8 Nisan 2016 Cuma

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ'nden "AÇIK DERS" HİZMETİ


Sanal dünyanın sayısız seçeneği içinde yolunuz bir şekilde blog' uma düşmüşse, özgür düşünce, bilimsel merak, yaratıcı fikirler içeren tartışmalardan hoşlanacağınızı düşünerek, size güzel bir duyuruda bulunmak istiyorum. 
Boğaziçi Üniversitesi, en seçkin hocalarıyla, hepimizin hayatının içinden geçen, güncel, bilimsel konularda, isteyen herkesin ücretsiz katılabileceği 90 dakikalık seminerler vermeye başlıyor.  90 dakikanın, 50 dakikası öğretim üyesi sunuşuna, 40 dakikası ise katılımcılarla gerçekleştirilecek soru-cevap bölümüne ayrılacakmış.  Süper, üniversite sıralarında bu kadar tartışma platformu bulamazsınız  :-)
Üniversite, bilimsel bilgi ve tartışmanın önündeki bütün engelleri kaldırıyor yani.  "Açık Ders" olarak adlandırılan bu girişime Beşiktaş Belediyesi Akatlar Kültür Merkezi’ni tahsis ederek destekte bulunmuş.  Ankaralı olarak katılmam zor ama katılımcıların görüşlerini duymak isterdim doğrusu...
İlki 19 Nisan'da yapılacak seminerin konusu,
"İnsan ve Makine Beyinlerinin Sınırları’’ 
Mayıs ayındakiler ise sırasıyla,
'Stresin Sinir Sisteminin Üzerindeki Etkileri’
“Dil, Beyin ve Evrim”
“Zaman Algısı” üzerine
Şimdi "açık ders", "open education" haberini verince, nereden çıktı bu girişimler kısmına da biraz girelim isterseniz.  Açık - openness kavramı, kişilik özelliği olarak ya da taaa, aydınlanma dönemine giden ve modern eğitim kuramında bulunan bir özellik aslında. Bugün iletişim imkanları, bilgiye serbest erişim, şeffaflık etkisiyle, daha bir yaygınlaşıp önem kazanmışa benziyor, hep görüp duyuyoruz, sadece eğitim değil  "open society", "open architecture", "open innovation" uzayıp gidiyor...
Sonuçta,  eğitim kurumları öğrenmenin önündeki her türlü ön şart vs. engeli kaldırarak, kitlelere ulaşıyor ve yaşam boyu öğrenme ideali için de harika bir fırsat sunmuş oluyor. 

7 Nisan 2016 Perşembe



"HIGH TOUCH"
 "HIGH TECH" e
Karşı
Başlığı açtım açmasına ama baltayı taşa vurdum aslında biliyorum...
High touch, high tech nedir, karşı mı değil mi, yaşam boyu öğrenme ile ilgisi nedir gibi çok haklı sorular gelebilir aklınıza.  
Malum teknolojinin hayatımızı etkilemediği alanı yok gibi.  Bir de medyada sıkça çalışanların yerini robotlar mı alacak, işsizlik artacak mı, geleceğin meslekleri ne olacak, insanlar robotlaşacak, robotlar insanlaşacak mı tartışmaları var.  Hal böyle olunca, dijital dönüşüme nasıl ayak uyduracağız diye pek çok kesim dönüp bir işletmesine, okuluna, üniversitesine bakıyor, tasalanıyor ya, işte bu teknoloji devrimini, "insanı", "öğrenmelerini", "yasam boyu öğrenme" kavramını nasıl etkiler penceresinden görerek, blog'a bu başlıkta digital bir pencere açma cesaretini gösterdim. 
Bu arada, yüksek teknoloji, "high tech"e hepimizin aşina olduğu belli de, "high touch" benim için yeni... Öğrenme konusu ile ilgi derya deniz okuyup dururken rastladım, çok etkilendim ve hatta blog profil resminde yer alan ünlü heykeltraş Rodin'in El Koleksiyonundan olan muhteşem eserini de "high touch" kavramından esinlenerek yerleştirdim.....

High touch, arada bilgisayar olmaksızın insan insana :-) iletişim,  bu tür iletişime dayalı etkileşim ya da insani değerler, karmaşıklık, empati kurabilme kavramlarıyla açıklanan, çok katmanlı bir konu, kişisel dokunma terimi de kullanılıyor galiba.  Eğitim, öğrenme alanında, başarı için iletişim ve kişisel dokunmanın özellikle fark yarattığı düşünülüyor.
"High touch" terimini ilk kez gelecekçilik - fütürist akımın öncüsü, Amerikalı yazar John Naisbitt 1981 tarihli "Megatrends" adlı kitabında  kullanmış.  Bugün tartışılan insan beyni-yapay zeka ikilemini çok veciz bir biçimde özetlemiş sanki kitabında, "insan ne kadar ileri teknolojiye (high tech) sahip olursa, o kadar insani dokunuşa ihtiyaç duyacak” diyor.  İlginçtir, kitabın üzerinden 35 yıl sonra, yine star bir fütürist Prof. Dr. Michio Kaku, yakın zamanda CNN televizyonuna high touch konusunda bir röportaj verir (aşağıdaki linkten dinlemenizi öneririm). Google'ın DeepMind projesinin geliştirdiği AlphaGO programının Go oyununda Güney Koreli oyuncuyu yenmesinin ilgi çekmesi üzerine, röportaj yapılıyor bu arada..., röportajdaki sözlerinden anlaşılıyor ki, bugün Kaku da Naisbitt ile aynı çizgide gibi...diyor ki, "...insanı vazgeçilmez yapacak şey, onu en çok insan yapan tarafı olacak"...  
Velhasıl, yukarıda aktarmaya çalıştığım tablodan benim anladığım, tüm teknolojik gelişmeye karşın   akıl fikir, öğrenme, insani etkileşimin eşsiz ve vazgeçilmez olduğu...
O halde, yapay zekaya, robotlara karşı insanoğlu olarak enseyi karartmayalım :-), ancak yeterince yaratıcı, yenilikçi falan kalabildiğimiz sürece..., eh dananın kuyruğu da burada kopuyor ya...
    
Blog içeriğine dönersem, High Touch, High Tech'e Karşı Köşesinde ne yapmalı ne yazmalı...

Teknolojiden yaralanırken,


diyalog,
müzakere,
problem çözme,
bilişsel esneklik,
yaratıcılık,
duygusal zeka

gibi fütürist Kaku'nun dediği insanı en çok insan yapan

yönler nasıl geliştirilebilir, onun üzerine kafa yorabiliriz diye düşündüm.

Günceli, global olarak trendleri takip etmenin dışında, kızların özellikle bilişim sektörüne girmesi, çocukların kod yazmayı öğrenmesi, Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu alanda yakın zamanda  konuyu müfredata dahil etmesi, genç yaşlı hepimizin, özel ve sosyal hayatlarında sadece bilgisayar karşısında değil çocuk-genç- yaşlı "birlikte öğrenme" ortamları kurma konularında görüşlerimizi paylaşabiliriz..

Görselimiz Yine Rodin'den !

6 Nisan 2016 Çarşamba



ÖĞRENMEYİ ÖĞRENME KÖŞESİ -5




İNSANIN EN İYİ İLACI YÜRÜMEKTİR

Walking is man's best medicine
Hipokrat (M.Ö 460 - M.Ö. 377)



Öğrenmeyi kolaylaştıran

ya da

öğrendiklerimizi düşünerek içselleştirmeyi sağlayan, 

yaratıcılığımızı arttıran bazı yöntemler öneriliyor.., 

kulağa hoş geliyor hepsi değil mi... 

1. YÜRÜYÜŞ

2. MEDİTASYON

Şu hızlı, bir şeyler yapma, yetişme, bitirme peşinde olduğumuz hayatlarımızı düşününce bazılarımız için o kadar da çekici konular olmayabilir...  


Yürüyüşle ilgili referansımı sağlam yerden aldım, yukarıda başlığı görüyorsunuz... 

Aslında yürüme ve meditasyon birbirine uzak kavramlar değil, yürümek düşünme, odaklanma ya da zihninizi boşaltarak meditasyondan umulan rahatlamayı sağlıyor ve hatta doğrudan "yürüyüş meditasyonu" gibi kavramlar var...


Günlük ortamınızdan uzaklaşmak ta farklı bir perspektifle bakmayı kolaylaştırabiliyor.




Yürüyüşü, doğayı sevdiğim ve  meditasyon pratiği edinmeye çalıştığım için kendi hayatımdan da paylaşımlarla konuya daha etraflıca tekrar döneceğim.  Bu yazının amacı, nitelikli öğrenme için yürüyüş ve meditasyona dikkat çekmek, akıllara düşürmek... 


4 Nisan 2016 Pazartesi


ÖĞRENMEYİ ÖĞRENME KÖŞESİ -4

İlkokul ve ortaokul yıllarında, bilgi bombardımanından yorulan öğrenciler olarak, kestirmeden ellerimizi kitap sayfalarından geçirip keşke tüm bunları zihnimize böyle kolay geçirebilseydik şakaları yapar gülüşürdük.  Şimdilerde artık her yerde mevcut bilgiyi öğrenciye aynen aktarmanın fazla bir değeri olmadığını söylüyor eğitimciler ya, bu ayrı bir tartışma, asıl size insan beynini bilgisayarlara bağlamayı amaçlayan bir çalışmadan bahsedeceğim…
 
Internet ve drone tabir edilen insansız hava araçlarının mucidi DARPA yani Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı’na bağlı çalışmalar yapan Merkez, Ocak 2016’da insan beyni ve bilgisayarları bağlamak için çalıştığını duyurdu.  Bu haber üzerine gazetelerde, Matrix dünyasına merhaba, Matrix gerçek mi oluyor yazıları okuduk.  Benim aklıma ise öğrenmeyi kolaylaştıran başta anlattığım çocukluk hayalleri geldi.

DARPA çalıştıkları yeni bir program üzerinden dijital dünyadan insan beynine ve insan beyninden bilgisayara veri aktarımı olabileceğini, birleştirilmiş iki adet demir para büyüklüğündeki bir parçanın beyne konularak, bilgisayardan bilgi paylaşımı yapılabileceğini, program sayesinde demir para büyüklüğündeki aletin beyindeki nöronlar ile bilgi teknolojisi dilini oluşturan elektrokimyasal dil arasında bir dönüştürme bir çevirmen gibi görev yapacağını açıklamış…
 

 
Böyle çığır açıcı bir gelişmeyi yorumlamak elbette çok zor, birkaç disiplinde uzmanlık gerektiriyor belki de ama insan düşünmeden edemiyor, insanoğlu bir yanda robotları insanlaştırmaya çalışırken, (Japonların robotları büyütme, yaralanma, iyileştirme projeleri) bir yandan da, insanları robotlaştırmaya doğru mu gidiyor, sap saman karışacak mı yoksa yakında korkuyorum…
 


ÖĞRENMEYİ ÖĞRENME KÖŞESİ -3
 
Merhaba, bugün Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun yaşam boyu öğrenmenin, bellek için ne anlama geldiği hakkında bir yazısını paylaşmak istiyorum. 

Hürriyet Gazetesi’ndeki Yaşasın Hayat adresinde sağlıklı, iyi yaşam rehberliği ile yıllardır bütüncül sağlık (wholistic health) konusunda bizi bilinçlendiren yazıları için Sevgili Müftüoğlu Hoca’ya teşekkürler… yasamboyuogreniYORUM site içeriği için uğraşırken, sağlık perspektifinden yazısı ilaç gibi geldi…

 BELLEK İÇİN
Eğitim çok mühim

Biyolojik açıdan beyin de beden gibi davranıyor; egzersiz yapmadı mı paslanmaya, gücünden kuvvetinden çok şey kaybetmeye başlıyor.  Beynin egzersizleri yani yeni öğrenmeler, sürekli eğitim hali ise yeni bilgiler edinmek anlamına geliyor.

 Ne kadar çok okur, yazar, çizer, duyar, görürseniz, beyninize, daha doğrusu belleğinize ne kadar çok yeni ve taze bilgi yükleyerek egzersiz yaptırırsanız kısacası ne kadar çok “eğitime açık” biri olursanız beyniniz yaşlanmaya karşı daha dik duruyor, bunamaya karşı daha çok direnç kazanıyor.
Eğitiminizi hiçbir zaman durdurmayın. Eğitim denince de ille ve sadece “okul eğitimi”ni anlamayın.

Öğrenmek hayat boyu sürmesi gereken bir süreç.

Beynin sonsuz ve sınırsız bir bilgi depolama kapasitesi var. Ve yeter ki siz ona yeni bilgiler pompalayın. Özeti şu: Ne kadar çok öğrenirseniz, ne kadar iyi ve sürekli eğitim alırsanız o kadar uzun yaşar, bunama probleminden o kadar uzak kalırsınız.