Girişimcilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Girişimcilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2018 Cuma

HEM AKILLI HEM DUYARLI BİR GİRİŞİMCİLİK ÖYKÜSÜ... EVREKA RÖPORTAJI



SORU: Resimdeki çöp konteynerinin başındaki kişi ne yapmaya çalışıyor ?

CEVAP: Konteynerin içine yerleştirilen bir sensör*/algılayıcı, konteynerin doluluk seviyesini ölçecek, buradan alınan veri, şehrin diğer bölgelerindeki çöp konteynerlerindeki sensörlerden toplanan doluluk verileriyle birlikte, o gün için "akıllı atık toplama rotası" oluşturmada kullanılacak. Ardından, belediye görevlileri, atık toplama araçlarında direksiyon başına geçtiklerinde, önce navigasyon cihazına gözatıp, algoritma yani teknolojik reçete yardımıyla oluşturulan akıllı, verimli rotayı takip ederek, yalnızca toplanması gerekli konteynerlerde duracak, zaman ve enerji tasarrufu sağlayacak... 

Kulağa fütüristik bir senaryo, dilek gibi gelen bu tasarım, ülkemizde ve dünyada kullanılıyor. Üstelik bu teknolojiyi üretip, dünyanın başka şehirlerinde de hayata geçiren, yurtdışına ihraç etmeyi başaran da, yine ODTÜ Teknokent'ten bir teknoloji şirketi, Evreka...

Memleket olarak karnemizin zayıf olduğu atık ya da günlük dildeki çöp konusunda, "yenilikçilik", "teknoloji" kanadıyla iç açan, umut veren Evraka'nın hikayesini öğrenmek için kurucularından Mert Barutçu ile yaptığım tele, uzaktan söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum.

Akıllı atık toplama sistemlerinde uzmanlaşmış, "akıllı şehirler yaratan" Evreka ile yolumun kesişmesinin bir değil, iki sebebi var. Söyleşi öncesi, onu da not düşmek isterim. Birincisi, 2018 yılının başından beri ailemde, işyerinde, sonra da sosyal medyada yaygınlaştırmaya çalıştığım, yürüyüş, koşu, spor esnasında çevredeki çöpleri toplama yani temiz çevre, sağlıklı toplum amaçlı ÇöpFit** hareketi.  ÇöpFit yaklaşımını geliştirmeye çalışırken, sürdürülebilirlik, geridönüşüm, plastik gibi konularda duyarlılığınız, algınız artıyor.  İkincisi, yaşadığımız zamanlarda teknolojijnin hayatın her alanını dönüştürücü etkisini anlamaya, yazmaya çalışırken, görüp öğrendiklerimden etkilenmem. Aslında, teknolojik bozulma, kesilme diye anılan bu olgu ile iklim değişikliğinin etkileri, sürdürülebilirlik konuları gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm toplumların ortak meselesi.  Küresel konular.  Kayıtsız kalmak, bihaber olmak mümkün değil.  Hal böyleyken, teknolojinin, büyüyen şehirlere, problemlere nasıl çareler üretebileceği konusunda geçtiğimiz aylarda izlediğim The Economist dergisinin "Teknoloji ile Şehirleri Dönüştürmek - Transforming cities with technology"Filmi***, bu ilişkiyi kavramak bakımından epey faydalı hem de iz bırakıcı oldu.  Film'deki örnekleri çağrıştıran, şehirdeki çöp sorununa yenilikçi, çözüm örneğinin, Ankara'da da geliştirildiğinden haberdar olmak, benim için de bir -Evreka anı oldu, o nedenle bu söyleşiyi yapmak istedim.   


SSK: Atık (çöp) üzerine çalışma fikri nasıl gelişti?

MB. Fikir bir takıntıdan doğdu diyebiliriz. 2014 sonbaharında CEO’muz Umutcan Duman’ın ODTÜ’de atık toplama kamyonlarını izlerken, sürecin ne kadar verimsiz olduğunu fark etmesi üzerine, ODTÜ’den dört mühendis arkadaş, bu sorun üzerine düşünmeye başladık ve buna nasıl bir çözüm üretebileceğimizi düşünürken, sorunun kaynağına inmeye karar verdik.

Mehmet, Berkay, Umutcan ve ben, zaten ODTÜ’den tanışan dört mühendis arkadaştık. Bir anda kendimizi geceleri atık toplama kamyonlarını takip ederken bulduk. Daha sonra Ankara merkez ilçe belediyeleri ve atık toplama şirketleri ile görüştük ve bu analiz sürecinde sorunun sandığımızdan daha büyük ve önemli olduğunu fark ettik.

SSK. Akıllı atık toplama sisteminizin nasıl çalıştığını anlatabilir misiniz. Bir de ne kadar yaygınlaştı, nerelerde uygulanıyor?

MB. Geliştirdiğimiz sensörler ile konteynerlerin doluluk seviyelerini ölçüyor ve şehrin dört bir yanındaki konteynerlerden topladığımız bilgilerle de günlük akıllı toplama rotaları oluşturuyoruz. Bu rotaları, atık toplama araçlarının sürücülerinin kolayca kullanabileceği navigasyon cihazlarına aktarıyor ve bu sayede de sürücülerin, bu verimli rotaları takip etmesini ve yalnızca toplanması gerekli konteynerlerde durmasını sağlıyoruz. Oluşturduğumuz verimli rotalar, zaman ve enerji tasarrufu sağlarken, CO2 emisyonunu düşürmekte ve atık toplama maliyetlerini de %55'e kadar azaltıyor.

Şu anda, Türkiye’de akıllı atık toplama sistemlerinde sektör lideriyiz. Tuzla, Başakşehir, Selçuklu ve Nevşehir Belediyelerinin de aralarında bulunduğu birçok belediyenin atık yönetim süreçlerini daha iyi ve daha az maliyetle yönetmelerine yardımcı oluyoruz. Hali hazırda pazarlarında bulunduğumuz Hindistan, Dubai, Rusya, İsviçre, Almanya, Fransa ve bir ay içerisinde hizmet vermeye başlayacağımız Abu Dhabi, İsrail ve ABD’de de varlığımızı güçlendirmek ve bu ülkelerin arasına Portekiz’i de eklemek istiyoruz.

SSK. Belediyelerin yeni iş yapma usullerine, teknolojiye uyum becerisini nasıl buluyorsunuz?

MB. Bahsettiğim gibi, şimdiye kadar birçok vizyoner belediye ile çalıştık. Birçoğu da teknolojiye umduğumuzdan çok daha sıcak bakıyordu. Biz de, önce sağladığımız eğitimlerle, 7/24 ulaşabildikleri destek hattımızla ve teknik servisimizle, müşterilerimizin bu entegrasyon sürecini sorunsuzca geçirebilmelerini sağlıyoruz. Aslında bu sayede, daha önce teknolojiyle pek de içli dışlı olmamış birçok belediye, kolaylıkla sistemlerimizi benimsedi ve kullanmaya başladı. Şimdilerde ise, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu Sıfır Atık Projesi ile, tüm belediyeler çok daha hızlı aksiyon alıyorlar.

SSK. Hızlı kentleşme, şehirlerin kapasitesinin çok üzerinde yaşam alanlarına dönüşmesi ile yalnız ülkemizde değil dünyada da çöp, plastik, katı atıkların geri kazanılması büyük bir sorun haline dönüştü. Sıfır atık, daha baştan sorumlu tüketim, paylaşma ekonomisi gibi yaklaşımlara tanık oluyoruz. Nesnelerin interneti teknolojisi ile geliştirdiğiniz akıllı atık toplama sisteminin yanısıra atık yönetimi alanında halihazırda ya da gelecekte teknolojinin bu alana katkıları hakkında neler söyleyebilirsiniz.

MB. Sizin de söylediğiniz gibi, çok tüketirken az üretiyor ve içinde bulunduğumuz doğada bıraktığımız etkileri çok az düşünüyoruz. Ürettiğimiz atıkların toplanması bile doğada daha fazla atık üretilmesine sebep oluyor. Teknoloji, bu noktada ekolojik tahribatımızı minimuma indirmek ve sürdürülebilirliği sağlamak için çözümlere zorunlu olarak dahil edilmesi gereken bir araç. Vatandaşa erişebilmek, onların talep ve geri bildirimlerini anında alabilmek artık teknoloji yoluyla çok daha mümkün. Bu sayede de, sorunlara daha hızlı yanıt verilebiliyor ve verimlilik artırılabiliyor.

SKK. Birlikte çalıştığınız belediyeler, atık toplama sistemlerinden gelebilecek ne türlü talep ve geri bildirimler sistemi daha iyi hale getirebilir ?

MB. Aslında sistemimiz tamamen kullanıcı deneyimi odaklı. Dolayısıyla, müşterilerimizin sistemden beklentileri ve önerileri, onlar için en doğru hizmeti sağlamamız yolunda en önemli faktörler. Örneğin, her belediyenin ekipmanları, atık toplamaya ayırabildiği kaynaklar, sistemimizi kullanma şekilleri değişiyor. Dolayısıyla, ancak onlardan sık sık geri bildirim alarak onlar için kusursuz bir hizmet sağlayabiliyoruz. Bu sebeple de, 7/24 ulaşılabilir olmaya ve onlarla sık sık iletişim kurmaya çok önem veriyoruz.

SSK. Geçen yıl start-up, sosyal girişimcilik ödülleri aldınız. Ülkemizdeki girişimcilik ortamı, kültürü hakkında ne söylemek istersiniz? En çok hangi alanlarda sıkıntı yaşanıyor ya da fırsatların olduğunu düşünüyorsunuz.

MB. Türkiye ekonomik olarak çok büyük bir ülke. Girişimcilik ekosistemi de bu oranda bir hayli büyük. Bu durum beraberinde avantaj ve dezavantajlar getiriyor. Büyük bir ekonominin ve kültürel zenginliğin olması elbette beraberinde büyük ticari fırsatlar getiriyor. Fakat bir yandan da çok yerel odaklı düşünmeye sevk ediyor girişimleri. Yurtdışında özellikle de Avrupa’da genellikle nüfuslar, ülke ekonomileri ve kültürler, daha ilk günden global fikirler doğurma çabasına itiyor bireyleri. Ülkemizdeki genç yeteneklerin de bu bilinçle çalışması, hedeflerini her zaman en yükseğe koymaları gerektiğini düşünüyorum.

SSK. Yenilikçi fikirlere dayalı bir sektördesiniz, birlikte çalışacağınız insanları seçerken, neye dikkat ediyorsunuz?

MB. Araştırmacı bir kişiliğe sahip olmaları aradığımız en önemli özelliklerden biri. Sektördeki son gelişmeleri, yenilikleri ve trendleri takip ediyor olmalılar. Öğrenmeyi seviyor, kendini ve ekibimizi geliştirebiliyor olmalılar. Tabii, yarattığımız bir şirket kültürü var; birlikte çalışacağımız kişilerin Evreka ekibine uygun olması çok önemli. Buna ek olarak, ekibimizdeki herkes daha temiz, daha yeşil ve daha sürdürülebilir bir dünya yaratabilmek için çalışıyor. Dolayısıyla bizimle çalışacak kişilerin farkındalığının yüksek olmasını bekliyoruz. Çevresine karşı duyarsız olmayan ve herkes için daha güzel bir gelecek bırakmak isteyen takım arkadaşları arıyoruz.

SSK. Evraka’nın değerlerine değinmişken sürdürülebilirlik, çevre duyarlılığı konusunda içerik hazırlayan Sıfır Atık websitesiniz (www.sifiratik.co) öğrenme, farkındalık, yenilikleri takip etmek için çok faydalı. Bu çabanız hakkında ne söylemek istersiniz.

MB. Sıfır Atık, aslında Evreka tarafından kurulmuş bir danışmanlık şirketi. Sıfır Atık olarak amacımız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın başlattığı Sıfır Atık Projesi kapsamında, kamu kuruluşları, belediyeler, sağlık kuruluşları, terminaller, eğitim kurumları, askeri tesisler ve AVM’ler başta olmak üzere diğer firma ve işletmelere proje süreci içerisinde ve sonrasında destek olmak.

Bu doğrultuda, uçtan uca çözüm öneriyor, gerekli teknik ekipmanları sağlıyor, proje ile ilgili alan ve etüt çalışmaları yapıyor, bireysel eğitim setleri ve çalışanlara verilen kurslar ile eğitim desteği oluşturuyoruz.

Tabii bunların yanında, bireylerde bir değişim yaratabilmek de, kendimize edindiğimiz en önemli misyonlardan. Dolayısıyla, Sıfır Atık blogumuzda her gün, okuyucularımıza sıfır atık konusunda bilgilenebilecekleri içerikler üretiyoruz. Herkese de yazılarımızı takip etmelerini tavsiye ediyorum. Tek bir tüketim alışkanlığınızdaki değişikliğin, dünyamız için ne derece fark yaratabileceğini öğrendiğinizde çok şaşırıyorsunuz.

SSK. Son olarak sizinki gibi başarı hikayelerine öykünerek çalışma yaşamına atılacak gençlere tavsiyeniz ne olur.

MB. Gençlere tavsiyem olabildiğince gözlem yapmaları. Gözlem, araştırmayı getirir, araştırma bilgiyi ve bilgi de farkındalığı. Bu şekilde olası kötü deneyimlerden kaçınabilirler. Bir taraftan da hep akıllarında bulundurmaları gereken bir konu, hayata başlangıç döneminde hata yapmak diye bir şey olamaz. Bu deneyimler sadece gelecekte elde edeceklerimiz için bir yatırımdır. Bu nedenle, korkmadan, cesurca, gözleme dayalı deneyimlerini yaşamakta özgür olmalarını tavsiye ederim.

SSK Teşekkür ederim.

***

Akıllı şehirler kurmak, teknoloji geliştirmek bir yana, insanların da bu teknolojiyi kullanacak beceri donanım ve duyarlılığa sahip olması ile puzzle tamamlanıyor anladığım kadarıyla.  Birleşmiş Milletler'in 150 ülkede aynı günde gönüllü çevre temizliği yapma çağrısını da, bu duyarlılığı besleyen bir girişim olarak görmek lazım belki.

15 Eylül 2018 Dünya Temizlik Günü (https://www.worldcleanupday.org/) için Evreka ve ÇöpFit'in Nallıhan Kuş Cenneti'nde ve Kızılcahamam Soğuksu Milli Parkı'ndaki etkinlik duyuruları...






* Sensör: İnsanların yerine çevremizdeki fiziksel ortam (sıcaklık, basınç, uzaklık vb.) değişikliklerini algılayan cihazlara “sensör” denir. Bir diğer adı da algılayıcılar yani duyargalardır. Fiziksel ortamla elektrik – elektronik cihazları birbirine bağlayan bir köprü görevi görürler. İlk olarak 1987 yılında “Steinel” tarafından kullanılan sensörün 1987 yılındaki üretilme amacı aydınlatmaydı. Şu an ise sensörler bize enerji harcatmamak için birçok problemin üstesinden çabucak geliyor. 

** http://yasamboyuogreniyorum.blogspot.com/2018/04/plogging-mi-copfit-te-olur.html

*** Dünyanın dijital sinir sistemi de denilebilecek sensörlerle yaşanan değişimi anlatan "Teknoloji ile Şehirleri Dönüştürmek - Transforming cities with technology" filminden örnekleri, dakikaları ile aşağıda meraklılarına yazıyorum.


1.29. Güney Kore'nin başkenti Seul'de, toplanan anlık verilerle şehrin tüm ulaşım ağı takip ediliyor ve kullanıcılarla devamlı paylaşılıyor.  Sadece ulaşım değil, meyve sebze fiyatları, evine kiracı arayanlar neredeyse herşey... veriler toplanıp, paylaşılıyor.

8.16 Kenya'nın başkenti Nairobi'de, bir startup firma, anlık bilgi ile şehirdeki hasta ve ambulans kaynağını eşleştirerek, olmayan merkezi ambulans koordinasyon sistemini kuruyor.

12.10 Boston, ABD'de, MIT Senseable City Lab, problemleri ortaya çıkmadan öngörme gibi yenilikçilik'te başka bir seviyeyi tanımlıyor.  Geliştirdikleri Robot Luigi ile şehir kanalizasyonlarından topladıkları örnekleri ayrıştırarak, elde ettikleri veri ile halk sağlığı için ilaç kullanım alışkanlıkları gibi muhtemel sorunları öngörüp, bu bilgileri ilgili kurumlarla paylaşıyor.

16.54  Boston, ABD'de şehri dolaşan çöp kamyonlarındaki ısı ve nem sensörleri, termal kameralar ile toplanan çevresel veriler ile binaların enerji verimliliği, hava kalitesi kontrol ediliyor.


25 Aralık 2017 Pazartesi

DÜNYA PEKALA DAHA İYİ BİR YER OLABİLİR...Mİ ?



DÜNYA PEKALA DAHA İYİ BİR YER OLABİLİR diyebilen ya da buna yakın tavrı olan kaç kişi var çevrenizde... "hiç kimse kusura bakmasın" benim fazla yok.   Kusura bakmasın kısmını göndermeli, esprili yazdım ama pek kimsenin kusura bakacağını da sanmıyorum.  Şu sebepten, yaşadığımız zamanlarda, iyimser olmak ya da iyimser görünmek, ilgi alanlarınızda, işinizde karınca kararınca çaba sarfetmek neredeyse hayalperest bir zayıflıkmış gibi algılanabiliyor.... Hayatın yükü omuzlara daha bir ağır mı gelir oldu acaba... yoksa güvensizlik, "gerçekçi" olmak hayatta kalmayı, uyum sağlamayı mı kolaylaştırıyor ya da kendimizi hayal kırıklığının, boşa kürek çekmenin bedbaht sularından mı sakınıyoruz...

İnsan herşeyin ölçüsüdür, herkes kendi içinde bu dengelerine ulaşır diyerek bu bahsi kapatabiliriz.  Peki ya hayaller ve gerçekler arasındaki dengeyi bulacağım derken, içinde bulunduğumuz kültürün, aldığımız terbiyenin bizi sığ hayalgücü, sıkıcılık rüzgarlarına savurmasının da mümkün olduğunu düşündürten yaşantılarımız olmuyor mu hiç...  "ben iyiyim de, ortam kötü" kolaycılığına kaçmak için değil ancak aile, okul, işyeri ya da toplum hayatında yeni fikirlerin, çabaların cesaretlendirildiğini ya da başarıların yeterince takdir görüp, dile getirildiğini, farklılıkların her zaman kucaklandığını söylemek güç...  
Bırakalım mütevazi çabaların değer görmesini, sık sık bilim, sanat, spor dünyasında projeleriyle, eserleriyle öne çıkmış insanların, ülkemizde kabul görmeyip, başka ülkelerde baştacı edildiği haberlerini duyuyoruz.  Yergide cömert, övgüde cimri olmak kime ne kazandırıyor...

Ben bunları yazıp çizer siz de okurken, Nijerya'nın Abuja şehri ile bizden Adana'dan iki çöp hikayesinde dünyanın pekala daha iyi bir yer olabileceği inancını taşıyan ortaokul öğrencileri ile bir fotoğraf sanatçısının çabalarını paylaşmak istedim.


Nijerya'da ortaokul öğrencisi kız çocuklarının, yaşadıkları Abuja şehrindeki atıkların geri dönüşümünü kolaylaştırmak için geliştirmeye çalıştırdıkları uygulamanın hikayesi


ya da




Adana’nın arka mahallelerinde çalışan çoğunluğu Suriyeli geri dönüşüm işçileri haftanın altı günü çöp topluyor, tek izin günlerinde fotoğrafçı Mustafa Gülek'ten çekim yapmayı öğreniyor.  Eskiden hayatları çöpten ibaret gençlerin hayali ismi ‘Kağıtla Aşk’ olan bir kısa film yapmak.

http://www.hurriyet.com.tr/video/kagitla-ask-40689672

Hayalleri sorulan, onların peşine düşmesi için cesaretlendirilen, güçlendirilen gençlerden, insanlardan oluşan bir toplumda fark yaratmak daha kolay olur mu acaba? Gerçek yaşamda ya da masalında hikayesinde böyle örnekleri görerek, bilerek büyümek önemli midir....  

Herkesin bir şekilde birbirini etkilediği, bağlı olduğu hayatımızda insanın, hayvanın, doğanın birbirinin hayallerine, enerjisine, çabasına elvermesi ile dünyanın başta kendimize sonra başkalarına daha iyi bir yer olabileceğine inanıyorum.


Bu yazının duygusunu bir süredir içimde taşıyordum ama yazmama sebep olan şey biraz da 9. Sınıf öğrencisi kızımın Türkçe dersinde yazdığı “Hayallerin Peşinden Koşmak” isimli aşağıdaki yazısını tesadüfen görmek oldu.

“Hayallerin Peşinden Koşmak”

Her insanın yaşamı boyunca hayalleri olmuştur.  Bu hayaller zamanla büyük ihtimalle değişecektir ama değişmemesi gereken, hayalleri gerçekleştirmeye çalışmaktır.  İnsanoğlu hayallerinin peşinden koşmalıdır.  Ne kadar imkansız gözüküyor olsa bile hayalleri gerçekleştirmek insanları en mutlu hissettirecek kavramlardan biridir.

İnsanlar hayallerinin peşinden koşarlar ama unuttukları önemli bir nokta vardır.  Para mutluluğa eşit değildir.  Hayaller sırf para kazanmak için olmamalı.  Bu hususta dikkat edilecek bir nokta daha vardır.  Hayaller gerçekçi olmalıdır.  Eğer hayaller gerçekçi değilse, boşuna zaman ve emek kaybıdır. 
Sonuç olarak, hayallerimiz mantıklıysa, onların peşinden koşmak iyi bir fikirdir.    
   
Okuyunca ne aklı başında çocukmuş hissi de verebilecek sözleri, bende bir burukluk duygusu bıraktı.... Hepinize 2018 yılında gerçekçi ya da gerçekçi olmayan hayallerinizin peşinde koşabileceğiniz mutlu günler dilerim…


(gençleri hayal kurmaya teşvik etmek, hayal kavramını, algısını olumluya taşımak ve hayalleri kalıplar dışında ifade etme fırsatı veren bir hayal platformu varmış, bir deneyin isterseniz...☻♦☺ 

19 Aralık 2016 Pazartesi

ÜNLÜ ŞEF HÜSEYİN ÖZER İLE SÖYLEŞİ

2000 yılının sonlarıydı, Londra'daydım. Diğer turistler gibi dondurucu soğukta yeni açılan "Tate Modern Sanat Müzesi'ni", açılamayan "Milenyum Köprüsü"nü ve görkemli binaları ile "S" harfi gibi kıvrılan "Regent Caddesi"ni geziyordum. Regent'a gitmemin bir sebebi daha vardı. Hüseyin Özer ile tanışacak ve yeni açtığı Özer lokantasını ziyaret edecektik. Özer Resturant, yılbaşı ışıkları altında, cadde boyunca dizilen dünya markalarına, büyük otel zincirlerine komşu, adıyla sanıyla Türk, çok şık bir lokanta idi. Gurur verici bir karşılaşmaydı. Bu başarının sahibi Hüseyin Özer'i, bugün artık aile dostumuz, büyüğümüz Sevgili Hüseyin Bey'i, insan olarak tanımak, başarı hikayesini öğrenmekse, bir mutluluk, esin kaynağı...

Renkli kişiliği, sıra dışı yaşam öyküsü http://huseyinozer.co.uk/tr/biography.aspx, restorancılıktaki olağanüstü başarısı aslında sır değil, Türkiye'de, İngiltere'de çok tanınıyor, biliniyor. Zor geçen çocukluk, okula gidememek, küçük yaşta geçim derdi ile başladığı hayatını, çalışkanlığı, zekası, azmi ile adeta peri masalına çevirmiş bir insan. Hal böyle olunca, Discovery Channel, BBC, TRT'nin programları, büyük gazetelerin röportajları hiç eksik olmamış...

Discovery Channel "The World's Richest People" belgeseli
(çok başarılı bir video, Hüseyin Özer'in müşterilerini kırk yıllık dostlarını karşılar gibi ikramlarla içeri alması, farklı yönleri güzel aktarılmış)

https://www.youtube.com/watch?v=nArPasRBlyA

TRT’nin Zirvedekiler Programı
https://www.youtube.com/watch?v=fVcdFOfHz2c

BBC'nin MasterChef programında genç aşçılarla birlikte
https://www.youtube.com/watch?v=O0KFEhj2OK4

Hürriyet Gazetesi'nden
http://www.hurriyet.com.tr/kursun-gecirmez-donerci-huseyin-ozer-28888752

Evening Standard Gazetesi tarafından "sağlıklı yemek sunan restoran" seçiliyor.
http://www.standard.co.uk/goingout/restaurants/ozer-still-has-the-lot-7431486.html

İngiltere'deki başarısı, Türk mutfağına katkısı, mutfağı yurtdışında temsil etmesi, Michelin Rehberi tarafından tavsiye edilmesi, akademik inceleme konusu da olmuş. (International Journal of Humanities and Social Science Vol. 4, No. 9; July 2014)
http://www.ijhssnet.com/journals/Vol_4_No_9_July_2014/18.pdf )

Londra Müzesi, 1980lerden beri göçmenler ve çok kültürlülük hakkında Londralıların hatıralarından oluşturduğu sesli koleksiyonuna, 2003 yılında Hüseyin Özer'in Londra hakkında duygularını, konuşmasını da eklemiş.
http://www.museumoflondon.org.uk/collections/about-our-collections/what-we-collect/life-stories-and-oral-history-collection

Son olarak geçtiğimiz hafta İzmir ve İstanbul'da yaptığı İzmir İş Kadınları Derneği, Bahçeşehir Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ziyaretleri ile yine medyanın dikkatini çekti.
http://www.hurriyet.com.tr/tuvalette-yatip-kalkiyordu-simdi-ferrarisi-var-40308548

Hüseyin Özer'in hikayesi Amerikalıların “Self-Made-Man” fikrini getiriyor akla. Kendi kendini var eden, yetiştiren insan yani. Bunun sırrı nedir, kimler, ne ölçüde başarabilir, anlamak kolay değil ancak en azından yetenek, üstün çalışma gücü, tutku ve yol gösteren değerler'den başlamak gerekiyor herhalde...

Hüseyin Özer, Sofra London zinciri (8-12 lokanta) ve Özer Restaurant'ın ardından, şu anda Londra'daki 2 restoranını yönetiyor. Ancak, sahip olduğu restoran sayısı ya da hayat hikayesinin ötesinde, daha çok bilmemiz, farkında olmamız gerektiğini düşündüğüm bir misyonu, hiç eksilmeyen bir heyecanı var aslında. Türkiye'nin, Türk mutfağının adını yükseltmek, bunun için de kendisi gibi bu işe gönül vermiş insanlar yetiştirmek.  İş nedeniyle Kasım ayında Londra'ya gittiğim için, Hüseyin Bey ile de görüşme imkanım oldu. Bir Pazar günü, yine kalabalık bir öğrenci grubuna verdiği kahvaltı daveti sonrasında, sohbetimizi gerçekleştirdik.




“Türk yemeğinin okulu dünyada biziz” diyen, “öğretme” tutkusu olan Şef ile Mayfair'deki Sofra lokantasındayız...

S: Hüseyin Bey, çocuk yaşta Türkiye'de başladığınız restoran, yemek sektörüne, 40 yılı aşkın bir süredir Londra'da devam ediyorsunuz. Dünyanın pek çok ülkesinde de restoran açtınız. Bu işe bir ömür verdiniz. Türk mutfağı girişimcisi olarak ilklere imza attınız. Başarılarınız Türkiye'de ve Dünyada takdir edildi, yazıldı, çizildi. Tüm bu tecrübeniz ile son yıllarda gelişen sağlıklı yemek, gastronomi turizmi*, yemek kültür ilişkisine bakarak, Türk yemeğinin, restorancılık sektörünün durumu ile ilgili ne düşünüyorsunuz.

H. Özer: İngiltere, Londra, restorancılıkta, dünyanın marketi, pazarıdır, o nedenle ben her gün görüyorum. Bize, diğer mutfaklara, restoranlara ilgi, gelişmişlik ne durumda diye. Başta mutfağa sahip çıkmak gerekiyor. Bu çok önemli ve çok dertliyim bu konuda çünkü görüyorum. Görünüyor. Nasıl aşçımız, restorancımız, otelcimiz, gurme’miz, gazetecimiz varsa yapılan işler görünüyor. Türk yemeği için değil yapılan tartışmalar, işler. Bir İtalyan yemeği yedim, Fransız şarabı içtim’dir gidiyor. Bilmiyorum hangi millet bu kadar yabancı mutfak üzerinde çalışıp, pazarlama, tanıtım yapıyor devamlı…, hangi Çinli, Fransız, Hindu, Tayland’lı yapıyor.., herkes kendi yemeğini yapıyor, övünüyor, gurur duyuyor, ona çalışıyor. Kendi yemeğini beğenmemek, insanın kendi çocuğunu beğenmemesi gibi bir şey. 

Döner olsun, kebap olsun, bunların dürüstçe, sağlıklı, güzel sunumu önemli. Türk yemeğini, kötü mahallelerde, sabaha kadar açık kalan yerlerde, geç saatlerde yenen döner, etiketinden kurtarmak gerekiyor. Sahipsiz bırakılmış, geliştirilmemiş bir Türk yemeği var.   Demek istediğim, "Fine-dining" (iyi yemek) denilen mekanlarda geleneksel Türk yemeği bulamıyorsunuz. Türkiye'de bile sayılı. Ankara'da Bilkent Otel'de Sofra'yı açtığımız zaman, Dışişleri Bakanı, diplomatlar, askerler, yabancı konuklarını bize getirdi. İyi Türk yemeği piyasa ile işletmeyle buluşmamış. Fakir yemeği olmuş. Zengin yemeği de var tabii Türkiye'de. Osmanlı aileleri ile gelen gelenek, ben onların evinde kaldım, yemek yedim araştırdım. O zenginler burada Sofra'da yemek yediler, bana tarifler verdiler. Lübnanlılar, İranlılar yapıyor, onların namı bizden iyi restoran sektöründe.

Bir de, gelişmiş bir sektör olması için herkese iş düşüyor. Mesela, İngiltere’de yemek yazarları restorana gizli servis gibi gelir, bilemezsin ne zaman geldi gitti, tanınan kişi ise yerine başkasını gönderir. Gurmelerin, yemek yazarlarının restoranlara tantanalı gelişi gidişi, ne kadar faydalı oluyor yemek sektörüne bilmiyorum.

Araba satsan, uçak satsan kültürü sunmuyor. Yemeğin, lokantanın yeri ayrı kültürü tanıtmada. Nasıl evine gittiğin insanı, aileyi tanırsın, yurt dışında Türk lokantasına gidince de, Türkiye Cumhuriyeti'ni tanıyorsun bir bakıma. İnsanı, dekoru, dizaynı görecek gelen... Turizm Bakanlığı'mıza Türk mutfağına destek, tanıtım konusunu proje olarak anlattım, harika dediler ama arkası gelmedi... Bu sadece Türkiye'yi ilgilendirmiyor, bir medeniyet konusu. Her milletten insana ulaşıyorsun yemek üzerinden. Bizim sofra türü yemeği her yerde yapabilirsin. "Marka" olmayı başarmak lazım. Amerika'da yaptım, Tokyo'da, Arjantin'de, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yaptım zamanında. Şimdi Brüksel'de bir Sofra açmayı düşünüyorum. Brüksel’de restoran açmamı esasen TÜSİAD istedi. TÜSİAD’ın orada temsilciliği var, temaslarında da misafirleriyle geleceği Türk restoranı istiyorlar.

S: Türk yemeği uluslararası alanda bilinen, yüksek bir marka değilken, siz Londra’nın en saygın semtlerinde başarılı oldunuz. Daha açık konuşalım "dönerci" kısır döngüsünü nasıl kırdınız? "İyi yemek", "fine dining restaurant"markasını, zincirini nasıl kurabildiniz?

H. Özer: Kısırdöngüyü kırmadım, ucundan tuttum sadece. Kırılması için okul olması lazım. Devletin sahip çıkması gerekiyor bu işe. Okullar vaktiyle yanlış kurulmuş, otellere aşçı çırakları yetiştiriliyor, Avrupa yemeği yapıyorlar. Türk yemeğinin okulu yok. Türk mutfağını teyzeler yapıyor sadece evlerinde. Turist te, teyzenin yemeğine gitmiyor... Lokantada otelde yiyor. Bir kebapçı, balıkçı çıkıyor, o da İngiltere, Avrupa standardına göre tam doğru kebapçı, balıkçı değil. Turist başka bir şey bulamıyor. İngiltere'de Restorancılar Derneği, Türkiye'de Türk yemeği bulamayınca şaşırıyor, çünkü Türk yemeği evlerde yeniyor. Evlerimizde çok güzel yemekler yapılıyor. Ev yemeği yapan aileler yanıma geldikçe, ben onlardan öğrendim güzel Türk yemeğini. Lokanta yemeğini zaten sevmedim. Ecnebi yemeğini de çok sevmem, misal Fransız, İtalyan mutfağı, ikisi de sağlıksız. Biri soslu, kremalı et, diğeri de soslu, kremalı makarna.

S: Sağlıklı yemek, basit mutfak anlayışı önem kazandı son yıllarda, Türk mutfağı için nasıl değerlendiriyorsunuz bu gelişmeyi ?

H. Özer: Sağlıklı yemek konusu çözüldü artık, kabul gören, doğal bir hal aldı ve Türk yemeği bu iş için ideal çünkü bizde protein var, sebze, baklagiller, fındık fıstık var. Türkiye’de ne varsa.., bunlar diyete uygun. Ben de onu yapıyorum. İlk yıllarımdan itibaren bu konu benim için önemliydi, diyetisyenlerle çalıştım, sağlıklı menü olsun, lokanta yemeği olmasın diye. Şimdi bütün dünyada dönen bir film var, Hüseyin Özer Türk yemeğini değiştirdi, geleneksel yemeği modernize etti diye. (Discovery Channel'ın "The World's Richest People" belgeselinin 1 bölümü https://www.youtube.com/watch?v=nArPasRBlyA) O değişim dedikleri, yıllar önce, sağlıklı yemek hassasiyeti, en taze sebze meyvelerle oldu bu.

Yemek yemek, restorancılık sanattır, onu becermek lazım… Doğallık, dürüstlük, daha iyi yaşamak var benim yemeklerimde. Kendime uyguladığım herşeyi, yemeklerime de uyguluyorum. Bilgiden falan gelmiyor yaradılıştan geliyor, tat alma duyusu ile ilgili, kahvede, şarapta, yemekte.. Allah’ın lütfu bu.

Sofra Yemek Kitabı
(Sofra Cookbook)
Ispanak ve Domatesli Nohut... deneyeceğim !

S: Profesyonellikten öte bir yaşam tarzı sanki sizin için lokantacılık.

H. Özer: Gayet tabii… Bu dükkanları ben para para para diye açmadım. İlk kazandığım parayla vakıf kurduğuma göre, (Hüseyin Özer Eğitim ve Kültür Vakfı) belli niyetim, vatanıma, milletime hayırlı olayım.
( http://vefikir.com/tokatta-burs-veren-kurum-ve-kuruluslar )
( http://huseyinozer.co.uk/tr/ozer_foundation.aspx )

Lokantalarımızın bulunduğu bölge itibariyle, müşterilerimizin çoğunluğu yabancı. Türk öğrenciler geliyor, Erasmus değişim programı öğrencileri çok geliyor. Onları cesaretlendiriyorum bir araya gelsinler diye, ikramlarda bulunuyorum, onlardan para almamak ta benim görevim, Türklüğe hizmet etmek istiyorum. Allah lütfetmiş, Londra’nın merkezinde bize lokanta vermiş diye.

S: (Aklımda "Türk mutfağının okulu yok" sözü, öğrenme öğretme soruları dolaşırken, Hüseyin Bey’in gözüne etrafımızda müşterilere hizmet eden genç bir garson takılıyor...Başlıyor anlatmaya)

H. Özer: Bu çocuk bir ay önce başladı ve diğerlerinin ayarında bir çalışan oldu, lokantacılık hiç bildiği bir iş değildi, lokanta açacak şimdi kendine. Durmadan anlatıyorum, şöyle yap, böyle yap diye… Salonu, mutfağı, marketing stratejisini, nerede açılır lokanta, onları öğretiyorum. Hepsini birarada öğreten bir okul burası. Bizden mezun olanların hepsi başarılı… Bu nedenle, Londra’daki Middlesex Üniversitesi, Work Based Learning Institute- İş Temelli Öğrenme Enstitüsü bizimle işbirliği* yapıyor. Üniversite bize bir unvan verdi, ilk defa üniversite olmuş müessesesiniz dedi. Middlesex Üniversitesi ile beraber girişimcilik, iş hayatı dersleri veriyor, Türk mutfağı için geleceğin nitelikli şeflerini yetiştiriyoruz.


Middlesex Üniversitesi’nin eğitim-öğretim konusundaki Hüseyin Özer ile çalışmasını özgeçmişinden bir bölüm ile bağlayalım, sade profesyonel lokantacılık değil bir well-being manifestosu olmuş bana göre :-)

“Lokantacılık bir sanattır
Başarımızın büyük bir bölümünün ardında bugüne kadar verdiğimiz eğitimlerin de büyük payı var. Restoranlarımızda; giyim kuşam, yemek yeme sanatı, müşteri geri getirme sanatı, insan ilişkileri, şarap içimi, şaraptan anlama, sağlıklı yaşam, diyet, kendine iyi bakma, güzel konuşma sanatı, vücut dili, organizasyon yapma, dengeli yemek yeme, hijyen kuralları, marketi görme, strateji yapma, eleman yetiştirme; menü nasıl düzenlenir, ekonomik şartlarda nasıl değişir, kriz nasıl hissedilir, bulunduğu bölgenin müşterisi nasıl tanınır, lokanta nasıl dolu tutulur ve bunları yaparken nasıl mutlu olursun... bunları öğretiyoruz.

Yüzde yüz dürüst olmanın getirilerini, kendini ve dünya insanlarını ayrım yapmadan sevmeyi, mutlu yaşam tarzını, müdürlük, genel müdürlük; komple bir yönetici nasıl olunur bunu öğretiyoruz.”

İstanbul'da, Karaköy'deki restoranı açarken de, avukatlara sadece iki tür sözleşme yapacağımızı söyledim. Biri işçi sözleşmesi diğeri çalışanların orada aynı zamanda eğitimi, öğretimi, stajı için.

Westminister Üniversitesi de, “iki memleketi birleştiren insan” diyerek fahri doktora verdi. Kötü yemek memleketleri ayırırken, iyisi birleştiriyor. Türk Yunan Dostluk Derneği kurduk ortak pazara girme konusunda beraber çalıştık yıllar önce, Papandreu dostumdu. Yunanlılarla ortak yemeklerimiz de çok. Yemek birleştiriyor zaten. Düğünde, cenazede, doğumgününde.





BREXIT MENU

S: 2002 yılında Cem Boyner, Güler Sabancı ve Zeynep-Metin Fadıllıoğlu çifti Piccadilly'de "Chintemani" adında, çok iddialı bir Türk restoranı açmışlardı, hatta açılış hazırlıkları sürerken beraber uğramıştık yerlerine. Gece geç saatte iç dekorasyon çalışmalarında işin başında bulunan Fadıllıoğlu çiftine “hayırlı olsun” demiştiniz.

H.Özer: Elbette, çok şık bir yer açmış, ödül almışlardı iç mimarisinden dolayı.

S: Sofra'nın, Özer'in işlerinizi olumsuz etkiler mi ? diye sormuştum size.

H. Özer: Ne güzel, keşke daha çok açılsa bu kalitede Türk restoranı, Rekabet oldukça siz de yükselirsiniz. Benim açtığım tüm mekanlar rakiplerin tam ortasındaydı. Burada en iyi lezzetleri en iyi fiyata yiyeceksiniz, dedim herzaman.  Türk mutfağının iyi örnekleri çoğalırsa, imaj düzelecek. İnsanlar beraber bir yemeğe gidecek diyelim, hadi bir Chinese, Thai, Japanese yemeye gidelim diyen var istiyorum ki bir Türk yemeğine gidelim diyenler de çoğalsın.  Mesela, yıllar önce, Londra'ya gelen Amerikalılar, gelirler kuyruk olurlardı burada, artık gelmiyorlar, çünkü son dönemde Amerika'da Türk yemeğini iyi temsil etmeyen lokantalar açıldı, işte Amerikalı o zaman gelmiyor.

"Aşk yemeği"nin ve "iş yemeği"nin yeneceği yerler olmayı hedeflemeliyiz... Herkes kendi yemeğini yapıyor yüceltiyor. Japonun da doğru dürüst yemeği yok ama yaptığı işi güzelleştiriyor, güzelleştiriyor...düzgün yapıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/ucuz-kebap-imaji-na-yenildi-patronlar-lokantasi-kapandi-231771


S: Muhteşem bir şey o Japon sunumları.

H.Özer: İyi de, adam emek veriyor. Suşi diyince hatırladım, geçenlerde İstanbul'da bir restorana gittik. Ne yiyeceğiz dedim, buranın suşisi güzel dediler... Manzara var dediler. Baktım Ali Ağaoğlu'nun binalarını görüyor. Aradığım tür lokantayı Türkiye'de bile bulmakta zorlanıyorum.

S: Çocukluğunuzdan beri imkansızlıkların içinde okumak, öğrenmek konusunda ne kadar hevesli, gayretli olduğunuzu anlattıklarınızdan biliyoruz.  Biraz o günlere, özellikle İngilizce öğrenme hikayenize geri dönebilir miyiz.    

H.Özer:  Çocukken Ankara'da okuma isteğimi, merakımı sağa sola söylediğimde, Ulus’ta İsmet Paşa’da dini kitaplar satılıyormuş onları al dediler, cüz verdiler bana. O dini okumalar da beni etkilemiştir hatta tövbe etmeyi, Müslümanların cennete gideceğini okudukça, çocuk aklımla bunu bilmeyenlere de anlatmalıyım diye İngilizce öğrenmeye heveslendim, ilk defa söylüyorum bunu ilk defa kayıtlara geçiyor. Ankara’dan İstanbul’a gittiğimde başladım İngilizce dersler almaya. 1975’te de talebelerle otobüse bindim Londra’ya geldim. O gün bugün Londra benim sevgilim, lokantacılıkta da ölçüm budur, sevgilimi getirebileceğim restoran yapmaya çalıştım hep, Romantik lokantacı diyebilirsiniz bana.

 "Çocukluk bitmeyen bir gökyüzü" derler, Hüseyin Özer'i tanıyanlar bilir, çocukluk yılları hep aklında, dilindedir, tüm olumsuzlukların içinde, en çok ta okula gidememesi iz bırakmış...



S:  Çok güzel, bir ölçü.., bugün öğrenme, kendinizi yenileme adına ne yapıyorsunuz.

H.Özer: Ben durmadan öğrenmek zorundayım. Rekabetin yüksek olduğu yerde zaten buna mecbursun.  Yeni mekanları, gelişmeleri, trendleri takip ediyorum.  Ama üretkenlik, verimlik beni hoşuma gidiyor. Menüyü yeniliyorum, yemekte taze bir şey bulabiliyorum, oynuyorum her saniye.     

S: Teşekkür ederim Hüseyin Bey, Türk mutfağına hem dışarıdan hem içeriden bakan, açıksözlü, samimi sohbetiniz için. Dilerim Türk yemeği yalnız bizim gönlümüzde değil, dünyada da haketttiği yeri alır.

YaşamboyuÖğreniYORUM'dan ülke mutfakları nasıl desteklenir, büyütülür meraklıları için Fransa'dan bir proje örneği, 2. link ise bir Avrupa Birliği çalışması

* http://www.diplomatie.gouv.fr/en/IMG/pdf/160128-dp_good_france__eng_cle45dbb6.pdf

http://s3platform.jrc.ec.europa.eu/documents/20182/154989/JRC99987_Cavicchi_Ciampi+Stancova_Food%26Innovation_FINAL.pdf/f6f3c351-5888-424e-81ee-321a46931fdf